Film Değerlendirmesi: Ahlat Ağacı

Sitelerde yazana göre Ahlat Ağacı, üniversiteyi bitirdikten sonra doğduğu topraklara dönen ve yazdığı kitabı bastırmak için para bulmaya çalışan fakat bu sırada babasının borçları ile karşı karşıya gelen Sinan’ın öyküsünü konu ediniyor. Filmi izledikten sonra “acaba benzer şeyler düşünenler olmuş mudur?” merakıyla sık ziyaret edilen birkaç sitede film ile ilgili yorumları okudum fakat hayal kırıklığına uğradım. Güzel yorumlar da olmakla beraber kimileri birtakım teknik detaylara takılıp filmi eleştirmiş. Işık iyi gelmiyormuş, bazı sahneler arası geçişler olmamış, ışık patlamaları var ve benzeri gibi anlam adına neredeyse hiçbir şey ifade etmeyen eleştiriler. Merak ediyorum acaba Nuri Bilge Ceylan, bu hataları bilerek mi koymuştur? Sırf kalıba takılanları daha hızlı eleyebilmek için… Bir kısım insan da sanıyorum sadece Nuri Bilge Ceylan filmi olduğu için izlemiş. Umduğumu bulamayınca filmin bazı sahneleri ile ilgili kısa bir değerlendirme yapmaya karar verdim.

Filmin daha en başında Sinan’ın babası İdris’in borçları ile ilgili ilk sahneyi görüyoruz. Yoldan yeni gelmiş olan Sinan’ı gören kuyumcu, babasının borcunu Sinan’a hatırlatıyor. Filmde sık sık Sinan’ın babasının borçları ile ilgili sahneler görüyoruz. Bir süre böyle devam ettikten sonra ister istemez Sinan’ın babası hakkında aklımızda olumsuz şeyler oluşmaya başlıyor. Sonraki birkaç sahnede babasının bir arkadaşı yüzünden kumar oynamaya başladığını ve bu sırada birçok şeyi kaybettiğini öğreniyoruz. Sinan’ın belediye başkanından kitabını bastırabilmek için para istediği sahnede, belediye başkanı Sinan’ın babasının kim olduğunu birkaç soru sorup anca öğrenebiliyor. Gördüğümüz kadarıyla Sinan, babasının kim olduğunu söylemekten çekiniyor. Filmin başlarındaki ev sahnesinde ise Sinan’ın annesinin ve kız kardeşinin de İdris’e karşı pek sevecen olmadıklarını görüyoruz. Yani görebildiğimiz kadarıyla filmin başlarında, Sinan, kız kardeşi ve anneleri babanın karşı tarafında duruyorlar. Borçlarla, kumarla ilgili sahnelerle de birleşince izleyicilerin kafasında İdris, kötü bir insan örneğine dönüşüyor. Fakat filmin sonuna doğru bu durum değişecek.

Belediye başkanı sahnesinde ilgimi çeken bir konu başkanın dilinin söylediği ile ellerinin yaptığının uyuşmaması. Örneğin başkan, Sinan ile ilk konuştuğu sıralarda ona odasının kapısının olmamasını örnek göstererek bunun kapısının herkese açık olduğunu ifade ettiğini söylüyor. Her zaman işçilerin, emek sarf edenlerin yanında olduklarını anlatıyor. Yaptığı işin bir bayrak yarışı olduğunu, bayrağı sonrasında Sinan gibilere devredeceğini söylüyor. Fakat biraz daha sonra Sinan kitabını bastırabilmek için 2.000 TL istediğinde, direkt olarak kişiye para aktaramayacaklarını söyleyerek Sinan’ın isteğini geri çeviriyor. Sinan, “Sponsor olarak değil de bir iş verseniz de o şekilde kazansam, çöpçülük bile olur” dediğinde başkan “çöpçü dedin de aklıma geldi” diyerek lafı başka bir konuya çekip önceki konuyu kapatıyor. Sonra da Sinan’ı ona yardım edeceğini savladığı başka birine (İlhami) yönlendiriyor.

İlhami’yi iş yerinde bulamayan Sinan geriye dönerken liseden arkadaşı Hatice’yi görüyor. Sahnenin başlarında biraz Hatice’nin geçmişini öğreniyoruz. Örneğin kendisi kendi isteğiyle liseden sonra okumamış. Sinan evdekiler yüzünden mi diye sorduğunda bile bırakma nedeni olarak okuldan sıkıldığını söylüyor. Sonrasında Sinan’a ne yapacağını soruyor. Sinan ise orada kalmak istemediğini, gitmek istediğini anlatıyor. Hatice buna karşılık olarak “İyi sen kaç kurtar kendini o zaman. Biz bir çaresine bakarız.” diyor. Erkeklerin istediğinde “özgürce” gidebileceğini varsayıyor. Sinan gitmek istemesinin sebeplerinden biri olarak erkeklerin buralarda iş-güç bulmasının zor olduğunu söylüyor. Hatice ise buna karşılık olarak “Kadınlar nasıl olsa evlenir oturur evinde sorun yok yani.” diye cevap veriyor. Sinan’ın da dile getirdiği gibi belli ki Hatice feminizmin etkisinde kalmış. Kadının evlenip evinin işleriyle ilgili olmasını, geçim kaygısı yaşamamasını küçümsüyor. Ona göre bu önemli bir şey olmasa gerek. Sonrasında “Ben zaten evlenip evde oturmak istiyorum” diye dalga geçse de esasen ne düşündüğünü anlamış oluyoruz.

Sonrasında ikisi bir ağacın arkasına saklanıyor ve konuşmaya devam ediyor. Bu ağacının yanına geçtiklerinde Hatice’nin taktığı baş örtüsünü çıkarması bana ilginç bir ayrıntı gibi geldi fakat sebebini anlayamadım. Hatice, “İnsan neden illa en yakınında duran hayatı seçip onu yaşamak zorunda ki?” diye soruyor. Sinan öyle bir şeyin olmadığını söylerken Hatice hayatta çok güzel şeyler olduğunu dile getiriyor. Sinan buna karşılık olarak “Mesela ne var?” diye sorduğunda Hatice donup kalıyor. Biraz afalladıktan sonra hayattaki güzel şeyleri saymaya başlıyor “kalabalık ışıklı caddeler… rüzgarlı tepeler… güzel yemekler… uzaklara giden gemiler… ılık akşamlar… aşklar… sarhoşluklar… yağmurun altında ıslanmalar…”. Sinan’ın verdiği tepki durumu özetliyor “Hepsini gördüm bir numara yok hiçbirinde”. Sahnenin başlarında hayatı çözmüş havalarında konuşan Hatice’nin, sahne sonuna doğru hayattan hemen hiçbir şey anlamamış olduğunu görüyoruz. Fakat Sinan tarafında da durum pek farklı gözükmüyor. Sadece daha fazla şeyi deneyimleme fırsatı yakalamış, fakat işin içinden çıkamamış olsa gerek ki Hatice’ye iyi bir yol göstermektense onu anlamsızlığa sürükleyici şeyler söylüyor.

Bu sıralarda Hatice’nin evleneceğini öğreniyoruz. Evleneceği kişi bir kuyumcu. Anladığımız kadarıyla Hatice bu kişiyle evlenmek istemiyor. Fakat yine de evleniyor. Evleneceği kuyumcu Hatice ile evlenmek istiyor mu, bilmiyoruz. Fakat ben dahil çoğu kişi bu sahneyi izleyince kuyumcunun kendi isteğiyle evleniyor olduğunu varsaymıştır diye düşünüyorum. Bu konu bize anlatıldıktan sonra Hatice, Sinan’ı öpüyor ve tarladan çağırıldığı için gidiyor. Böylece sahne bitiyor. Ben bu sahnelerde bir de bir tür kadercilik eleştirisi seziyorum. Filmin bu ve benzer bazı sahnelerinde istemedikleri şeylerin olmasını izleyen kişileri görüp duruyoruz. Örneğin bir süre sonra Hatice’nin düğününü izleyen Hatice’nin sevgilisi Rıza’yı görüyoruz. İkisi de yapmakta olduğu şeyi istemiyor. Fakat neden böyle olduğu üzerine düşünüyorlar mı, bilemiyoruz. Birkaç kafadar düğünü bir süre izleyip sonrasında bir arabaya binerek başka bir yere gidiyorlar. Bu sırada arabanın arka camında yazan “Neden?” sorusu dikkatli izleyiciler tarafından yakalanmıştır sanıyorum.

“Neden?”

Bu sahneden biraz geriye gidersek Hatice’nin sevgilisini bir iki sahne önce bir kahvehanede bilardo oynarken düşünceli bir şekilde görüyoruz. Belli ki Hatice’nin evlenmesini kafasına takıyor. Aslında arabanın arkasında yazan “Neden?” sorusunu biraz düşünseydi belki de Hatice’nin neden kendisiyle değil de kuyumcuyla evlendirildiğini anlayabilirdi. Fakat bunun yerine bir bira alıp içmeye gitmeyi tercih ediyor. Olayların bu hâle gelmesinin bir nedeni var. Fakat bu olayları yaşayanlar nedenlere bakmayıp sonuçlarda takılı kalıyorlar. Filmin sonraki sahnelerinde burada sözünü ettiğim neden-sonuç ilişkisini incelediğini düşündüğüm bir iki sahne daha gelecek. Bu sahnelerle birlikte düşündüğümde filmin bir yerde neden-sonuç ilişkisi kurmayı bırakmış olmamızın etkilerine gönderme yaptığını sanıyorum.

Bir sonraki ilginç bulduğum sahne Sinan’ın filmin başında belediye başkanı tarafından gitmesi tavsiye edilen kumcu İlhami ile olan sahne. İlhami, belediye başkanının dediğine göre kitap okumaya meraklı ve kitapla ilgili konularda destek olabilecek biri. Sahnenin başında İlhami, eskiden kitap okuduğunu fakat artık okuyamadığını söyleyip küçük bir kitaplık gösteriyor.

İlhami’nin ofisindeki kitaplığı

Kitaplıktaki her kitabın ismini okuyamasak da okunabilenler arasındaki iki kitap özellikle dikkatimi çekti. Bunlar “Herkese Lazım Olan İman” ve “Türkçe İbadet” kitapları. Öyle zannediyorum ki bu kitapların burada rastgele koyulmuş olmasının imkanı yoktur. Hele ki bir de kütüphane özellikle odaklanılarak gösteriliyorsa. Fakat neden bu kitaplar orada, bilemiyorum. Biraz sonra gelecek olan imam sahneleriyle bir ilişkisi olabilir sanıyorum.

Bu sahneler yaklaşırken Sinan, eski imam olan dedesinin evine gidiyor. Orada dedesini hazırlanırken buluyor. Caminin hocası olan Veysel’in, bir işi olduğunu bu nedenle ezanı Sinan’ın dedesinin okumasını istediğini öğreniyoruz. Dede özenle hazırlanıyor, nine ise dedenin yaşından dolayı ezanı yanlış okumasından tedirgin oluyor. Bu ezanı şaşırma olayı birkaç kez tekrarlanıyor. Yani ortada yapılacak ciddi bir şey var, fakat anlamı konusunda belirsizlik söz konusu. Bu nedenle yapılış şekline çok dikkat ediliyor. Dede ve ninenin konuşmaları sırasında birazdan sahnesi gelecek olan Veysel hocanın iki altın borç alıp henüz vermediğini de öğreniyoruz.

Sinan’ın babasının öldüğünü sandığı sahne

Bu arada bu sahneler gelip geçerken, arada bir Sinan’ın babasını suçladığı şeyleri görüp duruyoruz. Örneğin evde oldukları bir sırada apartmanda eşya taşıyan hamallar evdekilerden ödünç ip istiyorlar. Bu sırada dairenin kapısı bir süre aralık kalıyor ve Sinan’ın cebinden kitap bastırmak için biriktirdiği paranın bir kısmı çalınıyor. Her ne kadar açıkça söylemese de babasının aldığını düşündüğünü görebiliyoruz. Sonrasında bu olay Sinan’ın, babasının öldüğünü düşündüğü sahnede tekrar karşımıza çıkıyor. Babası, Sinan’ın parayı onun çaldığını düşündüğünün farkında. Bu nedenle Sinan’ı düşündüklerini bildiğini göstermek ve ona söyletmek için incitmeden utandırıyor. Fakat Sinan düşündüğü şeyi itiraf edemiyor. Sonrasında geri dönerken yolun kenarındaki elma ağacını basan iki imama (Veysel ve Nazmi) rastlıyor.

Elma ağacı ve imamlar

Sinan ve imamların konuşmalarından ayrı bir yazı çıkabilir. Fakat ben tüm o uzun sahneleri yalnızca şu küçük noktaya değinerek geçeceğim. Nazmi hoca konuşmaların bir yerinde “İnsanların ezici bir çoğunluğu inançlı mesela, değil mi? Çünkü insanın manevi omurgası inanç.” diyor. Sinan ise karşılık olarak “Ya bunu nasıl söyleyebiliyorsun? O zaman ateist ülkelerde suç oranı niye o kadar düşük? Demek ki öyle vicdanlı, ahlaklı olmanın öyle dinle imanla pek alakası yokmuş.” diyor. Kısa bir süre sonra Nazmi hoca iman ile ilgili olarak “İman gayba inanmak değil midir? Bilinmeyene yani.” diyerek iman kelimesinden anladığını da bizlere bildiriyor. Burada tapınağa hapsedilmiş din ile adına din denmeyen ve tapınak dışarısında ayakta tutulan din karşılaştırması var. Fakat birinden bahsedilirken din, iman, inanç “dinsel” kelimeler kullanıldığı için aslında ikisinin de aynı şey olduğu görülemiyor.

Tekrar Sinan ve babasına dönersek, filmin ilginç yanlarından biri film süresince babanın oğluna hiç dokunmaması. Sevgisini doğrudan sevgi sözcükleriyle ve dokunarak göstermeyenler ağırlıkla babalardır. Sevginin asıl büyük ve taklit edilemez olanı sözcüklere ve dokunuşlara sığdırılmaya çalışılmayandır. Böyle bir sevgi ellerin ne yaptığı ile ortaya çıkar. İlerleyen sahnelerden birinde babasının ve annesinin oğlunu nasıl sevdiğini çıkardığı kitaba karşı olan tutumlarında göreceğiz. Fakat öncelikle bir kez daha Sinan’ın babasına karşı olan tutumunu göreceğimiz bir sahneye geliyoruz.

Bu sahnede Sinan’ı babasının çok sevdiği köpeğin yanında görüyoruz. Bir iki sahne öncesinde imamlara ahlak dersi veren Sinan, bu defa kitabını çıkartabilmek için babasının köpeğini çalıp satıyor. Daha öncesinde benzer bir şeyi dedesinin eski defterini gizlice çalıp satarak yapmıştı. Oysa imamlarla konuştuğu sahnede herkes önce kendi öz eleştirisini yapmalı demişti.

Sonraki sahnede evde kesilen elektirik parasını babasından almak için babasının öğretmen olduğu okula giden Sinan, babasının masada birtakım kağıtlarla uğraşmasından şüpheleniyor ve onun tekrar at yarışı oynadığına karar veriyor. Eve döndüğünde annesiyle oturup konuşan Sinan, elektirik parasını alamadığı fakat babasının yine kuponlarla ilgilendiğini söylüyor. Hayıflanan annesine ise “Ben mi dedim sana bununla evlen diye?” diyerek karşılık veriyor. İmamlarla olan sahnelerde Sinan’ın her şeyde bir nedensellik olduğuna inandığını söylediğini hatırlatayım. Yani Sinan, annesine gençliğinde yaptığı hatanın karşılığını çektiğini söylüyor.

Bu sırada Sinan, bastırdığı kitabın bir tanesini annesine hediye ediyor. Annesi kitabın kapağına, içinde yazan nota bakıp ağlıyor ve kitabı bir kenara koyuyor. “Eskiden senin için normal değil, deli diyenler görsünler bakalım şimdi” diyerek kitabın içeriğini tamamen boş veriyor. Kitapla ilgili dediği tek şey “kapkalın bir kitap, ince ince bir sürü yazı”. Sinan ise ilk kitabının heyecanı ve kendini beğenmişliğin verdiği özgüvenle “İyi mi kötü mü onu bile bilmiyoruz daha. Biz yazdık ama bakalım nasıl bulunacak? Beğenilecek mi? Yoksa karışacak mı ortalık… Kızanlar… Kaldıramayanlar… Küsenler. Hatta belki mahkemeye falan vermeye kalkanlar. Belli mi olur? Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” diyor. Annesi bu sırada parayı nasıl denkleştirdiğini sorunca Sinan yalan söylüyor. Sağdan soldan borç aldığını, biraz da indirim yaptırdığını söylüyor. Hemen ardından “Hep bizim işe yaramaz borç yapacak değil ya canım, bir kere de biz yapalım. Hem bizimkisi hiç değilse hayırlı bir iş için.” diyerek babasını bir kez daha küçük görüyor.

Annesi burada Sinan’ın babası için “işe yaramaz” demesine kızıyor. Gençliğinde İdris’in tinsel yönünün güçlü olmasından etkilendiğini, herkes paradan puldan bahsederken, mal mülk hesabı yaparken İdris’in toprağın kokusundan, kuzulardan, çayırların renginden söz ettiğini söylüyor. Filmde İdris’in hâlen daha bunlardan söz ettiğini görebiliyoruz. Bu sahnede önemli noktalardan biri Sinan’ın insanları sevmediğini itiraf etmesi. Zaten filmin önceki sahnelerinde gördüğümüz davranışlarından bunu çıkarsayabiliyoruz. Kendisinin de itiraf etmesi çıkarımımızı doğruluyor.

Günün akşamı İdris eve geldiğinde Sinan’ın evde anlattıkları yüzünden küçük bir tartışma çıkıyor. Anne, babayı Sinan’ın dediklerine dayanarak yalancı olmakla, yine kumar oynamakla suçluyor. Burada İdris’in söylediklerinden anlıyoruz ki İdris evde çocuklar varken çocukları olumsuz etkilememek için eşiyle tartışmak istemiyor. Filmdeki diğer sahnelerden de İdris’in ne karısına ne de çocuklarına hiçbir zaman el kaldırmadığını anlıyoruz. Dahası, tartışmalar sırasında bile İdris eşine karşı sert davranmıyor. Eşinin laf sokmalarına ve incitmelerine gülerek tepki veriyor.

İdris, durumun buraya gelmesinde Sinan’ın rolünü anlayınca Sinan’ın odasının kapısından “Bu yaptığın şey hiç hoş değil. Nerden çıkarttın sen benim oyun oynadığımı sınıfta?” diye soruyor. Sinan masadaki kağıtları kapatmasından anladığını söyleyince, İdris “Tam anlamadan, emin olmadan öyle şeyler söylenmez” diyerek masada uğraştığı kağıdı oğluna veriyor. Kağıt Sinan’ın çaldığı babasının köpeği ile ilgili bir kayıp aranıyor kağıdı. Burada aklıma hakkında kesin bilgin olmayan şeyin ardına düşmek ile ilgili ayet geliyor…

Bu kağıdı gördükten sonra bile Sinan, odaya giren annesine “Kayıp köpek ilanı çiziyormuş sınıfta sözde. Atıyor bence.” diyor. Annesi ise daha öncesinde bir gece İdris’i salonda gizlice ağlarken yakaladığını itiraf ediyor. Bu ağlamasının sebebi olarak da köpeğinin kaybolmasını gösteriyor. Bu sahnede ayrıca İdris’e göre köpeğinin dünyada onu suçlamayan tek ama tek canlı olduğunu da öğreniyoruz.

Devamında aniden Sinan’ın askere gittiği sahneleri izliyoruz. Bu esnada artık İdris emekli olmuş, ikramiyesini de almış. Askerden dönen Sinan evin kapısını tıklatarak değil de, kilit ile açarak eve giriyor. Sinan’ın eve gelmesiyle gördüğümüz şeylerden biri güçlükle bastırdığı kitaplarının “ayak altında olmasınlar” diye annesi tarafından kalorifer kazanının yanına taşınması. Bunun sonucunda kitaplar pencereden giren suyla temas ettiği için küf içerisinde kalmış. Sinan, annesine ve kız kardeşine kitabı okuyup okumadıklarını sorduğunda annesi kızına dönüyor ve “Sen başladıydın bir ara…” diyor. Kızı ise “Derslerden vaktim mi kalıyor benim anne? Devam edemedim yani…” diyerek cevap veriyor. Sinan’ın hevesle yazıp güçlükle bastırdığı kitabına karşı annesinin ve kız kardeşinin takındığı tutum bu. Sinan’ın düşünce dünyasıyla, çabasıyla, düşleriyle ilgilenmiyorlar. Filmde bunlarla ilgilenen tek kişi var, o da Sinan’ın babası. Anne ve kız kardeşi, maddesel şeyler dışında bir şeyle ilgileniyor gibi gözükmüyorlar. Bunu Sinan’ın evde değişen eşyalara değindiği sırada anlıyoruz. Annesi buzdolabı, aspiratör, bilgisayar, telefon, borçlar morçlar derken İdris’in emekli ikramiyesinin bitip gittiğini söylüyor. Oysa gençliğinde İdris’i tinsel yönünün güçlü olması, parada pulda gözü olmaması nedeniyle onu beğendiğini söylemişti. İdris, gençliğinde nasılsa öyle yaşamaya devam ederken, emekli ikramiyesini borçlarını ödemek ve çiftliğine bir iki koyun dışında bir şey almayarak kullanmışken, Sinan’ın annesi beyaz eşyaya teslim olmuş gibi gözüküyor. Babası artık neredeyse tamamen köydeki küçük çiftliğine yerleşmiş. Sinan’ın anne ve kız kardeşi bu nedenle İdris’ten çoban diyerek bahsediyorlar. Sinan’ın kız kardeşi, çobanın, köyde dedelerinin “sıçan dolu nemli” mahzeninde kaldığını söyleyerek babasını aşağılamaya devam ediyor.

Devamında Sinan’ı, bastırdığı kitaplarını verdiği kitapçıda görüyoruz. Kitapçıdan, üç dört ay rafta sergilenmesine rağmen Sinan’ın kitabından hiç satılmadığını öğreniyoruz. Yani Sinan’a göre ortalığı gürültü patırtıya çevirecek olan kitabı şu ana kadar gördüklerimize bakılırsa bir kişi tarafından bile okunmamış. Filmin başlarında Sinan, evlenen Hatice’nin sevgilisine “O kadar da önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz? Bunu temel bir aydınlanma alanı olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı?” demişti. Bu sahneler Sinan’ı, kendisinin de pek önemli biri olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeye zorluyor.

Son sahneye geldiğimizde Sinan’ı, babasının yaşadığı köy evinde buluyoruz. Sağı solu kurcalarken babasının yırtık cüzdanında kesilmiş bir gazete kupürü buluyor.

İdris, beş kuruş olmayan cüzdanında oğlunun ilk kitabının gazete haberini saklıyor. Bu sahne Sinan’ın babasına karşı umursamaz, onu küçümser davranışlarının tam tersine dönmeye başladığı sahne diyebiliriz. Sinan’ın vicdan azabı bastıramayacağı biçimde onu değişmeye zorluyor. Sonrasında babasını bulan Sinan, konuşmaları esnasında kitabı okuyan tek kişinin babası olduğunu öğreniyor. Babası, oğlunun kitabından “en iyi arkadaşım” diye bahsediyor. Bazı bölümleri ise iki defa okuduğunu söylüyor.

İdris’in en iyi arkadaşı

Buradan sonra kendisinin de o kadar önemli biri olmadığını kabullenen Sinan’ı, babasının “Yine haklı çıktılar, su çıkmayacak buradan…” deyip bıraktığı kuyuyu kazıp su çıkarmaya çalışırken görüyoruz ve film sonlanıyor.

Filmin büyük bir bölümünde işlediği bir suçun birkaç misliyle büyütülüp üzerine yapıştırıldığı İdris’in, filmin sonunda gerçek sevgi sahibi bir baba olduğunu öğreniyoruz. Filmin en başında Sinan eve ilk geldiğinde annesinin toplayıp kaldırdığı kitaplarını dizerken babasına “Annem kaldırmış” demişti. Babası “Kaldırır o, sevmez öyle gereksiz şeyleri” dediğinde anne salondan “Sen seviyordun da ne oldu konuşturma beni akşam akşam” cevabını vermişti. Filmin sonunda İdris’in kitapları sevmesinin sonucunun gerçek sevgi ve umut sahibi olması olduğunu görebiliyoruz. Sinan’ın film boyunca gördüğümüz gerginliğini atabilmesi için, yani esenlik bulabilmesi için kendisine insanları sevmeyi öğretecek ne varsa onu tutunması gerekiyor. Filmin sonunda babasının su çıkmayacağına ikna olup kazmayı bıraktığı kuyuyu devralması Sinan’ın yaptığı haksızlıktan geri döndüğünü ve çevresinde yalnızca babasında bulabildiği umut ve sevgiye tutunmaya çalıştığını gösteriyor.

Bu yazı Kitap İncelemesi kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Film Değerlendirmesi: Ahlat Ağacı için 2 cevap

  1. Tüzün der ki:

    Kıssadan hisse?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir