Kitap İncelemesi: Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik

Yümni Sezen’in kendisi ile tanışmama vesile olan 2003 yılında yayımlanmış bu kitabı, sağduyusuz bir şekilde çağdaşlaşma adı altında gerçekleşen bazı değişimlerin sonuçlarını inceliyor. İki buçuk yıl önce kitabı elime alıp ilk kez göz attığımda, arka kapağının sonundaki aşağıdaki cümle kitabı alma konusunda beni ikna etmişti:

Bozulmaya başlayan medeniyet terk edilmez, ıslah ve yenileştirme yoluna gidilir. Bizler bunu öğrenmesine öğreneceğiz ama dileriz ki çok geç olmaz.

Yümni Sezen, Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik, arka kapak yazısından

Yümni Sezen İlahiyat Fakültesi mezunu; çalışmaları felsefe, sosyoloji ve din sosyolojisi üzerine yoğunlaşan emekli bir akademisyen. Bu kitabı dışında adı geçen çalışma alanlarında yayımlanmış ondan fazla kitabı var. Sanıyorum ismi çok duyulmamış bir yazar. En azından benim çevremde şimdiye kadar kitaplarını okumuş birine rastlamadım.

Sezen’in bu kitabıyla tanışmam ara ara kendime “yahu ters giden bir şeyler var” dediğim zamanlara denk geliyor. Bu kitap, ters giden şeylerin az bir kısmının belgelenmiş bir halde kitaplıkta saklanan halidir desem yeridir.

Kitap, Çağdaşlığa Doğru mu?, Kimlik, Kadın, Aydın Portreleri ve Türkiye’deki Aydın ve Millet Kendine Gelirse Hatalar Daha İyi Görülecek isimli beş ana bölümden oluşuyor.

Bölüm 1: Çağdaşlığa Doğru mu?

İlk bölümde yazar ülkemizdeki çağdaşlaşmanın gidişatı ile ilgili çeşitli saptamalar yapıyor. Çağdaşlaşma eylemini gerçekleştiren insan olduğu için, bölümün başında insanın ne olduğuna ayırılan birkaç sayfada insan ile diğerleri arasındaki bazı farklara değiniyor. Sonrasında ise çağdaşlaşma sonucunda ortaya çıkan ve bizim kültürümüzle zıt olduğunu saptadığı davranışları gazete kesiklerinden örneklerle okuyucuya sunuyor. 

Devamında çağdaşlaşmanın, değişimle olan ilgisini incelemeye başlıyor. Bunu yaptığı sırada hem fiziksel bilimlerde olan değişimlerin hem de sosyal bilimlerde olan değişimlerin hepsinin Allah’ın yasalarının (sünnetullah) içerisinde olduğunu söylemesi dikkate değer. Çünkü şu anda sanki ikisi birbirinden ayrı ve hatta zıt alanlarmış gibi yayınlar yapılıp, zihinler kirletiliyor. “Gibi” diyorum çünkü gerçekte böyle bir ayrım yok. Nasıl ki fizik kanunlarını Allah belirlemiş ise, toplumsal yaşamın kanunlarını da Allah belirlemiştir. Bu nedenle bunlar arasında ne bir ayrım ne de bir çelişki olmaz. 

Yazar, Türkiye’de bir yerden sonra zorunlu hale gelmiş olan yenilenme hareketinin bazı sapmalar yüzünden gittikçe sorunları çoğaltan bir sürece dönüştüğünü söylüyor. Çağdaşlaşma adı altında aklın ve bilginin değil, esasen bencillik ve hazcılığın sahte bir özgürlük ile birleştirilip yayıldığını tespit ediyor. Sonrasında ise bu durumun özellikle genç kesimde meydana getirdiği davranışlara gazetelerden bazı örnekler veriyor.  Bunlar arasında konser bileti alamadığı için intihar etmeye çalışan bir genç, İstanbul’daki diskotekleri dolduran gençlerin sergiledikleri hazcılık yönelimli davranışlar ve kendi kültürlerine yabancılaşmaları, Çeşme’deki bir otelde kalacak olan yabancı bir sanatçıyı karşılamak için yedi saat bekleyip sanatçıya bir selam bile veremeden evlerine dönen gençlerin sitemi ve kıyafetlerine kimsenin karışmamasını isteyen üniversiteliler ile ilgili gazete kesikleri var. Kitap günümüzde yazılmış olsa özellikle Lady Gaga’nın Türkiye’de verdiği konserleri ve Youtube’da kanalı olan insanlarımızın yabancı kanallara özenerek eklediği videoları bu sayfalarda görmeyi çok isterdim.

Yümni Sezen, insanların ancak birlikte hayatta kalabileceklerini, bu nedenle de insanlar arasındaki davranışları düzenleyen ahlakın bu birlikteliğin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için çok önemli olduğunu; toplumda artan bireyciliğin sonucunda meydana gelen “ben sana karışmıyorum sen de bana karışamazsın” ahlakının doğuracağı en hafif sorunun bireyler açısından intihar; toplumlar açısından ise medeniyetlerin çöküşü olduğunu söylüyor. Katılmamak elde değil. Eğer herkes kendine göre bir ahlaka uyarak yaşarsa, yani “kimse kimseye karışamaz” ise, o hâlde kişi başına ayrı bir ahlak sistemi ortaya çıkıyor. Bir yerden sonra çoğunluğu heva ve heves ile oluşturulmuş bu ahlakların çatışacağı, sorunlar çıkacağı kesindir. Bunun yanı sıra “kimse kimseye karışamaz” ahlakı kendi içerisinde de çelişiyor gözükmektedir. Kimsenin kimseye karışamayacağını söylediğinizde diğer kimselere karışmış, onlara “kimseye karışamazsın” diyerek bir ahlak dayatmış oluyorsunuz.

Ayrıca eşcinselliğin çağdaşlaşma adı altında savunulmasına, cinsel sapmaların her zaman olduğuna ama hep atık su olarak alttan aktığına, günümüzde ise artık “açıklık“, “dürüstlük“, “samimiyet” adı altında dillendirildiğine; gösteri toplumunun gazete, televizyon ve diğer kitle iletişim araçları ile ahlaksız bazı itirafları normalleştirdiğine değinip, yine gazete sayfalarından örnekler gösteriyor. Bu arada, bu gazete kesikleri doksanlı yıllara ait. Dolayısıyla günümüzde gazete, televizyon ve diğer kitle iletişim araçları ile gördüklerimizi düşünürsek kitapta göreceğiniz gazete kesikleri sizi fazla etkileyemeyebilir.

Eşcinsellik konusu ayrı bir araştırma gerektiriyor. Bu konuda bir şey söyleyebilme hakkını kendimde görmüyorum çünkü konuyu enine boyuna hiç araştırmadım. İlerleyen zamanlarda araştırmayı istediğim konuların arasında olduğuna şüpheniz olmasın.

Bu bölümün sonlarında üzerinde düşünmeye değer güzel bir paragrafın altını çizdim. Paylaşayım:

İki şeyin eksikliği göze çarpıyor ve hızla yok oluyor: İlke ve Ülkü. Fert ve toplumlarda ilkesizlik ve ülküsüzlük, fertleri hüsrana, toplumu kargaşaya veya hayvan topluluklarına yaklaşmaya doğru götürecektir.

Yümni Sezen, Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik, sayfa 59

Bölüm 2: Kimlik

İkinci bölümde yazar öncelikle biyolojik ırk, toplumsal ırk, kimlik ve milliyetçilik kavramlarını açıklıyor. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türk toplumunun kültür ve kimlik açısından “Müslüman Türk” ve “Batılı Türk kültürü ve kimliği” isimli iki aşamadan geçtiğini, şimdi ise “evrensel kültüre bağlı Türkiyeli” isimli üçüncü aşamaya talip olduğunu iddia ediyor. Devamında bu üçüncü aşamanın esasen bir kimliksizliğe geçiş aşamasını olduğunu; bu aşamanın da olabildiğince özgürlük, insan hakları, demokrasi, eşitlik ve çoğulculuk gibi cazibeli kelimeler ile örtülerek sunulduğunu söylüyor. Oldukça yerinde saptamalar olduğunu düşünüyorum. Yeni Dünya Düzeni ile ilgili üç beş satır okuduysanız olasıdır ki sizin için de yerinde saptamalar veya en azından bir şeyler ifade eden saptamalar olarak gözükecektir. İlerleyen sayfalardan birinde bu konu ile alakalı şöyle bir paragrafın altını çizdim:

“Sadece insan olmak yetmez mi? Önemli olan bu değil mi?” Bu iddiada insanlık hislerini okşayan bir cazibe, ama aldatıcı bir cazibe vardır. Gerçekte bunun anlamı “sürüden biri” olmadır.

Yümni Sezen, Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik, sayfa 70

Yazar modernleşmenin olumsuzlukları ve sapmalarına bir duvar olarak ümmetleşmeyi öneriyor. Buna sebep olarak da ümmetin sekülerleşme ve modernleşmeye karşı daha hassas olduğunu söylüyor. Millet ve ümmet tezadının ise biraz da yapay olarak sürdürüldüğünü, analiz edildiğinde elbette birbirinin yerine kullanılamayacağını fakat birbirine yaklaştırılabilir hatta sentezlenebilir olduğunu savunuyor. Tartışmaya açık.

Sonrasında, Batı ve Biz isimli alt bölümde yazar Batı ile aramızda olan ilişkiyi kısaca inceliyor. İlk başta bizde Batılılaşmanın “yeni bir medeniyete girişten, onun metot ve ilkelerini kabul edişten ibaret olmamış, bir hayat tarzı, bir dünya görüşü şeklinde algılanmış, daha ilerisi, medeniyetler sürekli değiştiği ve el değiştirdiği halde, bu medeniyetin mutlak medeniyet kabul” edilmiş olduğunu dile getiriyor. Ardından Batının, dünyanın geri kalanı için kendisini gökten ilahi bir emirle gönderilmiş  öğretmen /terbiyeci olarak gördüğünü; Batı insanının aydınından halkına, bilim adamından sanatkârına kadar ırkçı olduğunu öne sürüyor. Sezen, bu duruma “Kant’ın bile Asyalı ve Afrikalı’ları ikinci sınıf insan durumuna koyması”nı örnek gösteriyor.1 Aslında burada “bile” demesine gerek yoktu diye düşünüyorum. 

Bu alt bölümü bitirirken “Uzun süre işgal altında kalan, yahut başkalarınca yönetilmeye alışmış olan toplumlar, fazlaca komplo teorisine inanırlar ve hataları hep dışarıda ararlar. Bağımsız toplumlar ise hataları da, çözümleri de kendilerinde ararlar.” diyor, bir yerden tanıdık geldi mi?

Bir diğer alt bölüm olan Misyonerlik bölümüne öncelikle 1990 yılında Türkiye’ye gönderilen broşürlerde yazan “İncil’in ruhunu anlamadan Batıyı anlamak ve onlarla işbirliğine girmek imkansızdır.” cümlesini alıntı yaparak başlıyor. Devamında örneğin tarihe saygı ve turizm bahanesiyle ülkemizde artık cemaati olmayan kiliselerinin onarılmasını eleştiriyor ve bunların altında başka hesapların olduğunu iddia ediyor. Diyor ki, Kilise, Ortaçağ’dan itibaren zaman zaman düşünsel, bilimsel, teolojik krize giriyor, bunun ana sebeplerinden biri Kilise’nin akılcılık, bilim ve tinsel açıdan ne kendini, ne kendi toplumlarını ne de başkalarını tatmin edemiyor olması. Bu tatminsizlik durumu günümüzde de devam ediyor. Bu duruma örnek olarak hayvanların da vaftiz edilmesini konu edinen bir haberi gösteriyor ve soruyor “Hayvanları bile vaftiz etmeye kalkan, baba-oğul, bir mi üç mü gibi akıl dışılıklara dalmış bir din nasıl yayılır diyemezsiniz“. Bu konular yüzünden uzun zamandır çok kan kaybeden Kilise, taze kan aramaya başlamıştır. Konunun yabancılaşma ile ilgisi ise yabancılaşma içerisinde olan insanların aynı zamanda boşlukta olması noktasında ortaya çıkıyor. Sezen diyor ki, hedef olan kişi eğer tinsel olarak bir boşlukta ise, yönünü kaybetmiş ise istenilen başka yöne yönlendirilmesi daha kolay oluyor. Bu da taze kan edinmek için bir fırsat demek.

Sonrasında Avrupa Birliği ile ilgili olarak “Para birliği ile başlayan, tek meclisi kurulmuş bulunan, belki de tek dil ile devam edecek olan AB, bir tek devlet projesi gibi görünüyor.” diyor, devamında da misyonerlik çalışmalarının bu konu ile olan ilgisine değiniyor.2 Adı geçen broşürlerde Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na (AB’nin o zamanki adı) kabul edilişini kolaylaştıracak etkenlerden birinin de “İncil’e açılma ve yaklaşma” olarak gösterildiğini de belirteyim.

Misyonerliğe duvar olarak ise laikliği öneriyor fakat buna laikliğin iyi anlaşılması ve iyi uygulanması şartını eklemeyi ihmal etmiyor. Bu konuyu anlatırken bahsettiği dikkate değer bir nokta var. Sezen, vicdan özgürlüğü ile din özgürlüğünün farklı şeyler olduğunu atlamıyor. İstesek de istemesek de dinin sosyolojik sonuçları olduğunun, bu alanın başıboş bırakılmasının, bilinçli kimselerin ilgilenmemesinin ve eğitim sisteminin dışında tutulmasının kötü sonuçlar doğurabileceğinin altını çiziyor. Devamında, bu nedenle devletin kültürel kimlik ve sosyal bilinç için tarafsız olamayacağını söylüyor. Devletin dini olur mu olmaz mı konusunda bir fikir edinebilmek için önce dinin ne olduğunu biraz araştırmak gerekir diye düşünüyorum. Merak edenler araştırmaya şu yazıdan başlayabilirler.

Son olarak yabancı dille eğitimin milleti kültüründen uzaklaştırma konusunda çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinin altını çiziyor. Bu bölümün, en önemli kısımlarından biri bence burasıydı fakat diğer konularla karşılaştırılırsa az bir alan ayırılmış. Dil konusu, bir tek bizim için değil diğer tüm toplumlar için çok önemli bir konudur. Sezen diyor ki “Beyine ait kölelik, beden köleliğinden çok daha kötüdür. Çünkü farkına varacak organın işleyişi köleleşmiştir“. İşte bu yabancı dil ile eğitim konusu beyinlerin köleleşmesi ile doğrudan ilgilidir. Dikkat, yabancı dil öğrenmekten değil, eğitimin yabancı dil ile olmasından bahsediyoruz. Yoksa yabancı dil bilmek elbette önemlidir, hatta günümüzde ve bizim durumumuzda vazgeçilmezdir. Fakat bugün en çok izlenen televizyon kanallarından birinin akşam haberlerine bir ana okulu öğretmeni (!) çıkıp okullarında hiç Türkçe konuşulmaması ile övünebiliyor ve hiçbir tepki almıyor. Diline sahip çıkmayan bir millet geleceğine de sahip çıkmıyor demektir. Çünkü dil, doğrudan yeni bir düşünce üretme, düşünceleri analiz edebilme beceriniz ile ilgilidir. Dilinizi ne kadar iyi kullanabiliyorsanız, düşünce gücünüzde de o denli gelişme sağlarsınız. Canlı örneklerini görmek isterseniz sömürülüp dilleri değiştirilen dünya ülkelerine göz atabilirsiniz. Eğer bu önemli ayrıntı atlanırsa sürekli bir şeyler ezberleyen ve ezberlediği ile kalan robotlara dönüşürüz. İnsanlığın zenginliği çeşitli dillerin, kültürlerin olmasından meydana gelir.3 Bu nedenle taşın altına elini koymak isteyenler olarak bu konuya çok iyi çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bu bölümde yazarın verdiği bir örnek bana üniversite hazırlık sınıfındayken binamızın karşısında olan “Pilove” isimli yeri hatırlattı. Yazar, “Efendy” ismiyle açılan bir yerin reklamını gösteriyor ve ekliyor : “Beyinler uyuşmamışsa, her şeyin bir anlamı vardır. … Çağdaşlık i harfi yerine y harfi koymaya indirilebilecek hale gelmiştir. Bize göre ise kimlik bunalımının tipik bir örneği olmuştur.” Kültür, dil ve dinin birbiriyle olan ilişkisini çalışmadan toplumda iyiye ve güzele ulaşma çok zor görünüyor. Bu nedenle az önce de dediğim gibi bir şeylerin ters gittiğini hissedenlerin bu üç konuya iyi çalışması gerekiyor. Aslında bir tek bu üç konu değil elbette, çalışılması gereken çok konu var.4

Bölümün son sayfalarında yazarın hak ve sorumluluklar ile ilgili şu saptaması gerçekten üzerine kafa yormaya değer. Biraz çevrenizi gözlemlerseniz birçok yerde aşağıda bahsedilen davranışın örneklerini görebilirsiniz:

Çağın insanı, hürriyeti ve hak kavramını bahane ederek, değerlerden, görevlerden, sorumluluklardan kaçmak istemektedir. Gelişmiş ve sömürücü ülkeler, hak kavramından ziyade hürriyeti kullanmaktadırlar. Biliyorlar ki hak kavramı milletlerarası kapitalizmde sorunlar yaratabilir.

Yümni Sezen, Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik, sayfa 104

Bölüm 3: Kadın

Bu bölümde yazar özellikle son iki asırdır kadının adım adım ön plana çıkartılarak, bazen haklı bazen de haksız bir mağdurlukla anılıp sürekli göz önünde tutulmasını inceliyor. Yazar, insanların ancak topluluklar oluşturarak yaşayabileceğini, kadın ve erkeğin de bu birliktelik içerisinde kendi yeteneklerine göre hak ve sorumlulukları olduğunu söylüyor. “Haklar ve sorumluluklar birbirine yapışık ve ancak karşılığı ile var olabilen şeylerdir5. Fakat günümüzde sorumluluklar gözden uzakta tutulmaya çalışılıyor. Herkes bir şeylere hakkı olduğunu söylüyor fakat hiç kimse bunun karşılığında bir sorumluluk almak istemiyor. Daha doğrusu bir sorumluluğa karşılık olarak bu hakkı kazanacağını görmek istemiyor.

Devam edersek, kadının sosyal hayata katılım bahanesi altında hangi alanlara daha fazla sokulduğunun incelemesi yapıyor. Sosyal hayata katılımı sekiz ayrı başlık altında değerlendiriyor, bunlar:

  1. Nüfusun üremesine, yani neslin devamını sağlamaya katılım. Bu temel hem biyolojik hem sosyolojiktir. Bu olmadan diğerlerinden söz etmenin bile anlamı yoktur.
  2. Kültür verasetinin devamına katılım. Kültür nakli ailede daha çok kadının omzundadır. Çocuğun ve gencin büyütülüp eğitilmesi, başta dil ve din olmak üzere kültürün, milli ve manevi değerlerin, kimliğin muhafaza ve devamını ancak aile ile, o da kadınla mümkündür.
  3. Genel eğitim-öğretime katılım
  4. Fikir üretimine katılım
  5. Bilgi ve teknoloji üretimine katılım
  6. Siyasi ve idari hayata katılım
  7. İktisadi hayatta, üretime ve ticari hayata katılım. Kadının meslekler yelpazesinde yerini alması.
  8. Sanat ve eğlence hayatına katılım. Moda, sinema, tiyatro, televizyon, bar, disko vs.

Yazar, Türkiye’de kadının sosyal hayata katılımı dendiğinde bu maddeler arasından son üçü olan 6, 7 ve 8. maddelerin anlaşıldığı görüşünde. Ev hayatının sosyal hayatın dışında görüldüğünü belirttikten sonra ev içerisinde gerçekleştirilenlerin sosyal hayata katılım olarak kabul edilmemesini eleştiriyor ve ekliyor: “Diğer taraftan şunu belirtmeli ki, kadın, iki asırdan önce, nizam adına, düzen adına, müessese adına,  örf adına, maneviyat adına ve daha da müşahhasını söylersek erkek uğruna, epey haksızlığa uğradı, geri plana itildi. Ön plana çıktı dediğimiz son iki asırda da kadının durumu, her türlü görüntüye rağmen iyileşmedi. Sanayileşme ile artan sömürü artışında, kadın özel olarak mağdur olmuştur. Kadın sonra başka şeylere alıştı, yeni yeni alışkanlıklar edindi, olumsuz gördüğümüz birçok husus kadının hoşuna gitti veya işine geldi, bazen aldandı, aldatıldı, ama eski statüsünü aştığına inandı. En çok yararlandığı mesele ‘hürriyet’ oldu.

Sırf “feminist bir anlayış ve tavırla, hür olduğunu ve erkekle eşit olduğunu ispat etmek, ‘kanalizasyonda çalışmaya engel olmanın’ kadın haklarına saygısızlık olduğunu belirtmek için, hâlâ erkek hakimiyetinin söz konusu olduğunu vurgulamak için yola çıkılırsa, birçok olumsuzluğa katlanmamız”6 gerektiğini belirtiyor. Ne yazık ki feminizmin şu anda geldiği nokta aşağı yukarı budur: kadın ve erkek arasındaki dengede adaleti sağlamak yerine ağızdan düşmeyen birkaç kelimeyi sürekli yineleyip kadın ve erkek arasında yapay bir rekabet oluşturup, toplumu oluşturan en önemli bağlardan birini zayıflatmak ve hatta yok etmek. Aslında, savundukları şey eşitlik bile değildir. Eğer gerçek dertlerinin ve amaçlarının ne olduğunu anlamak istiyorsanız çalışmaya feminizm kelimesinin kendinden başlayabilirsiniz.

Bu bölümün bana kalırsa en önemli tarafı içerisinde kısa da olsa bir feminizm eleştirisi içermesiydi. Yazar 1992 yılında bir gazetede feminist biriyle yapılan bir röportajdan alıntı yapıyor. Feminist sözlerine evde “kesinlikle ikinci bir kişiye, sürekli bir konuğa yer yoktur” diyerek başlıyor. Feminist’e göre “hiç kimse hiç kimse için fedakarlıkta bulunmamalıdır” hele ki “iki tarafın birden fedakarlıkta bulunması mümkün değildir“. Daha da ilerisi ona göre “Aşk bir yenilgidir. … iki ayrı gezegendeki insan ne kadar anlaşabilirlerse, iki ayrı cins de o kadar anlaşabilir. … biliyorsunuz ki her akşam eve o adam geliyor, heyecan kalır mı? … Rutinliği ve monotonluğun olduğu yerde aşk olmaz. Sürekli değişiklik daha iyidir. Aynı yatağa iki bedenin yıllar yılı girmesi olacak şey değildir. Cinsel özgürlük, istediğin kişiyi seçmek ve cinsellikten haz duymaktır.” Görüldüğü gibi uzman feministin düşünce dünyasında aile yok, toplumsal düzen yok. Onun yerine sürekli bir haz arayışı, sorumluluktan mümkün olduğunca kaçış var. Feministin derdi, adalet değil, kadının erkeğe egemen olmasıdır. Bir yerden sonra bu aşırılıklar karşıtlarını doğuracaktır. Aslında doğurmaya da başlamıştır. Sezen, sonucu güzel bir cümleyle özetliyor: “Aile yok, müessese yok, aşk yerine köpek şehveti var.” Hoş, şehvet kelimesi cinsel isteği ifade eden bir kelime, yazar kasıtlı olarak mı bu kelimeyi seçti bilemiyorum. Fakat her iki durumda da cümle doğruluğunu koruyor gibi gözüküyor. 

Yazar, “aile, akrabalık, kültür müesseseleri, kültür kimlikleri feministin anlayışında büyük problemlerdir. Aidiyet, müessese şuuru, sorumluluklar problemdir” diyerek feministliğin esas olarak insanları yalnızlaştıran, toplumsal yapılara ciddi zararlar veren bir harekete dönüştüğünü farklı kelimelerle tekrar tekrar saptıyor. İlginçtir, yazarın feministlik için yazdığı şeylerin çoğu diğer modern düşünce sistemleri için de geçerli. Feministlik ve diğerleri (bireycilik, eşitlikçilik, eşcinsellik, aşırı hayvanseverlik vb.) bir şeyleri dosdoğru olan yerine koymak dışında her şeye hizmet ediyor. Dünyadaki tüm insanları bir devlet altında toplayıp, o devletin tanrısı olmak isteyen kişiler gece ve gündüz insanları dosdoğru /yasaya uygun olandan uzaklaştırmak için çalışıyorlar. Onların hedefledikleri şey üzerine okumalarımızı biraz arttırırsak, modern düşünce sistemlerinin getirdiği ve getireceği sonuçlara çok önemli bir açıdan bakabileceğimizi sanıyorum.

Son olarak yazar bu hareketin altında yatan sebeplerin sırf duygusallık mı, duygusal kırgınlıklar mı, din ve gelenek düşmanlığı mı olduğu konusunda araştırmayı okuyucuya bir ödev olarak bırakıyor. Bu ödevi ben kendi üstüme alındım. İnşallah ileride bu sitede bu konuyla ilgili de yazı okuyacaksınız fakat ondan önce halletmem gereken daha yüksek öncelikli konular olduğu için ne zaman sıra gelir bilemiyorum.

Bölüm 4: Aydın Portreleri ve Türkiye’deki Aydın

Bu bölümde öncelikle aydının ne olduğu ile ilgili bir çözümleme yapılıyor. Bunun için örnek olarak Karl Marks’ın, C.C Zimmerman’ın aydın tanımlarına yer veriyor. Ülkemizde ise aydın kesimin bir kısmının “dünya görüşü farklılığı“, “peşin hükümlülük“, “slogan severlik“, “acelecilik” kelimeleriyle özetlenebileceğini dile getiriyor. Aydınların söyledikleri aracılığı ile gelen farklılaşmanın “halkla çatışmayan ama daha doğrusuna ve daha iyisine yönelmiş, o yönde belirli bir bilgiye ulaşmış bir farklılaşma olabileceği gibi, aksine belirli bilgilere ve metotlara ulaşsa da, yabancılaşmış ve halktan uzaklaşmış, farklı yönde bilgiler elde etmiş şekilde de” olabileceğini söylüyor. Fakat ne yazık ki ülkemizdeki birinci tipteki aydınların azınlıkta olduğunu da ifade ediyor.

Devamındaki birkaç sayfada yukarıda andığı kelimelere örnekler sunuyor. Birtakım yapay tartışmalar üzerinden aydınlarımızın bize fayda sağlamaktansa, zarar vermiş olmasını eleştiriyor. Aslında bu zarar veren bir kısım aydının Oktay Sinanoğlu’nun deyimiyle sahte aydın takımı içerisindekiler olduğunu söyleyebiliriz. Sinanoğlu’na göre bu sahte aydın takımı ne ülkesini, ne milletini, ne dinini, ne kültürünü sevmeyen, aşağılık gören; bazen gizli bazen de açık bir şekilde hep başkasının hayranı olanlardır. Sezen’in kitapta andığı sözde aydın kişiler de bu tanımlamaya uyuyor.

Sonrasında batılı aydın ile bizdeki aydın arasında bir karşılaştırma yapıyor. Bu karşılaştırmada hangi fikri sahiplenirse sahiplensin batılı aydının daha yalın, rahat ve sorgulayıcı olduğundan bahsediyor. Batılı aydının, kendini sorgulamak konusunda daha becerikli olduğunu delillendiriyor. Kendini sorgulamaya örnek olarak René Guénon, Serge Latouche, André Malraux, Andre Miquel, Roger Garaudy gibi isimlerin kendi toplumları ile ilgili yaptığı eleştirileri veriyor. Bu liste günümüzde oldukça büyütülebilir. 

Devamında toplumların iyiye veya kötüye gitmelerinde aydınların etkisini inceliyor. “Bilgi ve yetki anlayışı sorumluluk artışıyla birliktedir” diyerek aydın kesimde olan insanların toplumsal iyileşme veya kötüleşmede olan etkisini öne çıkarıyor. Diğer toplumlara göre Türk toplumunda “bilen“in önem taşıdığını söyleyip toplumdaki bozulmanın ve yabancılaşmanın balık baştan kokar sözü gereğince aydınlarımızdan başladığını saptıyor. Toplumun iyiye yönlendirilmesi konusunda Türk aydınının bir kesiminin karnesinin iyi kısmına yazılabilecek az şeyin olduğunu; kendi toplumunun değerlerinden, tarihinden kopmuş olduğunu belirtiyor. Elbette tüm aydınlar için genellenemez fakat doğruluk payı olduğu da bir gerçek. Ülkemizde ne yazık ki hem aydın kesimde, hem de diğer kesimlerde bir aşağılık duygusu var. Kendi ürettiğimiz, kendimizin olan, bizle ilgili şeyler sürekli olarak aşağılanmaya tutuluyor.7 Onun yerine bir benzerini dışarıdan /batıdan alıp kullanmak daha çekici ve güvenli geliyor. Oysa bunu yapanların hesaba katmadığı nokta şu: diğer toplumlarda üretilen hemen her şeyin bir geçmişi /ortaya çıkma süreci vardır. En basit örnek olarak batıda Katolik Kilisesi’nin etkisini okuyup incelemezseniz, tanrıtanımazlığı (ateizm) veya yaradancılığı (deizm) tam anlamıyla çözümleyemezsiniz. Bunları bilmeyip, başka kültürlerde meydana çıkmış çeşitli düşünceleri karpuz beğenip alırcasına alarak kendi kültürünüze geçirmeye çalışırsanız zıtlıklar meydana gelir. Bir yerden sonra yazarın da belirttiği gibi “artık ne deve olursunuz ne de kuş; deve kuşu da olmazsınız. Tamamen yabancı başka bir şeye dönüşürsünüz.”

Yazarın bu bölümün sonunda toplumdan uzaklaşmamış bir aydın örneği olarak Nida Tüfekçi’den aktardığı bir örnek dikkatimi çekmişti, onu da buraya not edeyim. Tüfekçi, “Devlet Halk Dansları Topluluğu“nun olması gereken isminin “Devlet Halk Oyunları Topluluğu” olduğunu belirttikten sonra buna neden olarak ülkemizde hiçbir zaman halk oyunlarına dans denmediğine dikkat çekiyor. Örnek olarak ise “bir halay dans edelim mi?”, “horon dansı yapar mısınız?”, “zeybek dansını bana lütfeder misiniz?” cümlelerini gösteriyor. Bu arada, bu topluluğun aynı isimle günümüzde de var olmaya devam ettiğini belirteyim.8

Bölüm 5: Millet Kendine Gelirse Hatalar Daha İyi Görülecek

Sezen, bireyciliğin gittikçe artmaya devam ettiğini, işin garibi bunun bir gelişme ve iyileşme olarak algılandığını söylüyor. Çevremizde baktığımızda, kitabın yazıldığı yıllardan bu yana bireyciliğin artmasında ve bu yanlış algıda daha da güçlenmesi dışında pek de bir değişiklik olmadığını görebiliriz. Bireyciliğin artmasının sonuçlarını özetlemek için kullanılabilecek bir paragrafı aynen aktarıyorum:

İnsanlar hür ve bağımsız yaşamak istemekte, gerçekte ise medeni bir görünüm altında yalnız kendi işinin görülmesini ve arzusunun yerine gelmesini hesabetmekte, başka hiçbir şey onu ilgilendirmemektedir. Hürlük ve bağımsızlık sadece bunun için vasıta kılınmaktadır.

Yümni Sezen, Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik, sayfa 159

Sezen, içinde bulunduğumuz zamanda liberalizm yöneticiden, dinden ve dindardan ne istiyor sorusuna şöyle cevap veriyor: “kuralsız, müeyyidesiz, müdahalesiz, ibadeti asgariye indirilmiş ve kolaya çekilmiş, yeni yorumlara açık, mümkünse hiçbir ameli olmayan, düşüncede kabul edilirse edilen bir din“. Liberalizm, din adı altında anılmadığı için ilk bakışta anlaşılamıyor ama aslında istenen şey var olan dinin terk edilip liberalizm dininin benimsenmesi.9 Bu yeni din benimsetilmeye çalışıldıkça toplumda zıtlaşmalar meydana geliyor. Bu dinin değiştirilmesi sürecine bilinçli bir şekilde ilaç üretilmediği sürece bozulmalar seviyesi artarak devam edecek gibi gözüküyor. 

Yazar, genel olarak aydının özel olarak da yönetimin ülkenin kültürüne, diline, dinine sahip çıkmadığı sürece milletin bunlara sahip çıkmasının tam olarak gerçekleşemeyeceğini; diğer taraftan bu hassasiyete millet sahip olmadıkça, yönetimin ve aydınların bunları iyileştirmeye zorlanamayacağını söylüyor. Son olarak da “bir toplum layık olduğu idareyi bulur” diyerek hatayı nerede aramamız gerektiğine; “başta aydınlarımız olmak üzere bütün kesimler, dini ve milli değerlerimizin yozlaşmasını önlemek zorundadır” diyerek de hatayı nasıl çözebileceğimize dair ipucu vererek kitabı bitiyor. Bu söyledikleri bana 13:11 ayetinin olası yorumlarından biri gibi geliyor.

Sözün özü, görmeyi bilen gözler için dünyada yanlış bir şeyler olduğu ortada. Çözüm üretebilmek için aşmamız gereken ilk aşama bu sorunları doğru bir şekilde saptayabilmek. Her ne kadar dokuz ayda 33 milyon 638 bin 916 kutu antidepresan tüketmiş olsalar da görünüşe göre rahatları bozulmadığı sürece çoğunluk için her şey tıkırında ilerliyor. Eğer bu uyuşmuşluğun içerisinden biraz olsun başınızı kaldırabilmişseniz lütfen siz de bir şeyler yapmak için çabalayın. Aklı başında /uyuşmamış bir insan amacı olmadan yaşayamaz. Amaç size hazır bir şekilde verilmez, arayıp bulmak zorundasınız. Eğer sürekli olarak hazır önünüze konmasını beklerseniz bir yerden sonra başkalarının lütfunun esiri olur üstüne bir de bu lütuf size layık görüldüğü için övünür durursunuz. Bu kişilerden olmak istemiyorsak kaldırabileceğimiz kadar yükün altına girmek için kaybedebileceğimiz bir dakikamız bile yok, haberiniz olsun…

Dipnotlar

  1. Şu sayfadan, benim çevirim: “Çoğu zaman aydınlanma filozoflarının en iyisi olarak görülen Immanuel Kant, ırkçı bir önem sırasına olan inancına sarılarak ‘İnsanlığın beyazların ırkında en büyük mükemmellikte olduğu’ ve ‘Afrikalıların ve Hinduların ahlaki olgunluktan yoksun olduğu’ konusunda ısrar ediyordu.

    Tabi burada Kant’ı günah keçisi ilan etmek haksızlık olur, bu ırkçılık takıntısı çok daha eskilere dayanmaktadır. Bu konu ayrı bir araştırma konusu ve bu yazı bir kitap inceleme yazısı olduğu için ayrıntılara giremiyorum. Fakat Sezen’in söylediklerinde büyük bir doğruluk payı var. Bugün ırkçılık gibi orada üretilen birçok sorunlu dünya görüşünün yükü bütün insanların omuzlarına yüklenmektedir. İnşallah ileride bu konuyla ilgili bir araştırma yazısı yazabilirim.

  2. Burada Oktay Sinanoğlu’nun katıldığı bir programda AB ile ilgili söylediği şu cümleyi de hatırlatmakta fayda görüyorum: “Avrupa Birliği, milletleri kimliklerinden, kültürlerinden vazgeçirmek için uydurulmuş bir ara nağmedir.” Eğer Sinanoğlu’nun adını ilk defa duyuyorsanız, bir tür uyuşmuşluğun içerisinde olma ihtimaliniz yüksek.
  3. Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun belgelerindendir. Doğrusu bunlarda bilenlere belgeler vardır. (39:22)
  4. Bununla ilgili bir başlangıç olarak şuradaki yazıdan daha iyi bir yazı bilmiyorum.
  5. Kuran’a Göre Vejetaryenlik /Veganlık ve Hayvanseverlik yazısı
  6. İş Kanunu, Madde 72: Maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işlerde onsekiz yaşını doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılması yasaktır.
  7. Bunun yalnızca bu zamanlarda olan bir şey olduğunu düşünüyorsanız yanıldığınıza dair bir belge olarak Said Halim Paşa’nın Bütün Eserleri isimli derleme kitabını okuyabilirsiniz.
  8. Devlet Halk Dansları Topluluğu
  9. Din adı altında anılmayan dünya görüşlerinin de aslında bir din olduğu ile ilgili olarak Din Nedir? yazısını okuyabilirsiniz.
Bu yazı Kitap İncelemesi kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir