Pırlanta Neyin Göstergesi?

Sevgililer günü, ya da daha doğrusu Aziz Valentin‘i hatırlama gününün, günümüz gereklerine uyarlanarak çoğu yerde alışveriş çılgınlığına, savurganlığa dönüştürüldüğü gün geçti gitti. Evliler, evlenmeyi düşünenler, sevgililer veya yalnızca bir günlüğüne kendisine hediye alınmasını isteyen kaz yolucular için önemli bir gün. Böyle bir günde sevdiğinize pahalı bir hediye almayacaksınız da ne yapacaksınız? Üstelik yerel bir şey değil, tüm dünyada takip ediliyor ve sevginize kanıt oluşturabileceğiniz nadir zamanlardan biri, değil mi? Öyle görünüyor ki değil. Gerçekte olanın ne olduğunun bir kısmını özetleyeyim: kitap verilenler arasında gerçeğin üzerini örtmek için gece gündüz çalışanlar, insanları kendilerine iyilik getirecek olan yoldan uzaklaştırmak için dünyaya iyilik getirdikleri yalanını söyleyerek mallarından harcıyorlar, bizler de hem harcadıkları malları arttırıyoruz hem de kalıcı olmayan temeller üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışıyoruz. Nasılını bu yazıda minik bir örnek üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Eğer yazının tamamını okuyacak kadar zamanınız yok ise -ki, çoğu zaman bu kendi kendimize söylediğimiz bir yalandır- şimdiden söyleyeyim, bu yazı esas olarak ikili ilişkilerin üzerine kurulması gereken, iyilik ve kalıcılık getiren temelleri arayışının bir parçasıdır. Bu yazıda, pırlantanın -veya daha kapsamlı bir söyleyişle güç, para vb. maddi şeylerin- kalıcılık getiren temellerin arasına kalıcılık getirecek (A diamond is forever!) yalanıyla sokulan çoğu zaman çürük, yapay ve geçici şeylerden biri olduğunu birazcık da olsa göstermeye çalışacağım.

Pırlantanın ne olduğunu ve ne ifade ettiğini tüm bu kargaşayı oluşturan şirketin yöneticilerinden birinin ağzından kısaca özetleyeyim: “Pırlantalar doldurdukları derin ruhsal ihtiyaç dışında aslında değersizdirler.1 Bizim yapmamız gereken o doldurduğu ruhsal ihtiyacın ne olduğu, aslında ne ile dolması gerektiğini bulmak ve hayatımızı ona göre düzenlemek. Gerçekte bu ihtiyacı ne ile tatmin etmemiz gerektiğini bulduğumuzda, bizim için dünyada var edilen süs eşyalarının esas işlevini daha net olarak göreceğiz. Umarım bu yazı, o ihtiyacın eşinizin, sevgilinizin size karşı beslediği acıma ve sevgi duygusu olduğunu anlatmaya biraz katkıda bulunabilir.

Tüketim Dini

Bazı konularda dupduru gerçeği görmek için çaba harcamamız gerekiyor. Bilinçsiz bir şekilde, hayatımızdaki bazı anlamsızlıklarının yerini doldurmak için yapılan tüketim de günümüzde o konulardan biri haline geldi.2 Günümüzde yaşadığımız nimet bolluğu3 nice medeniyetlerin kendi elleriyle yaptıkları yüzünden yok oldukları gerçeğini bize unutturuyor.4 Fosil yakıtların körüklediği bolluk ile şımaran modern insan, maddecilik dininin tüm köşe başlarını tutmuş olduğunu görmek konusunda zorlanıyor ya da görmek istemiyor. Her sabah gözlerini açtığında eğer tamamen uyuşmamış ise hissedebileceği boşluğu ve anlamsızlığı, çoğu zaman gerçek anlamda ihtiyaç duymadığı şeyleri hayatına daha da fazla doldurup gidermeye çalışıyor. Fakat anlamsız olandan anlam doğmuyor. Doğmadığı için de bu anlamsız ve bitmek bilmeyen doldurup durma durumu sürüp gidiyor.

Din5, yapısı gereği hayatınızın her alanına etki eder. Günümüzde gerek gizlice gerek açık açık dayatılanın aksine din, yalnızca cami içerisinde, veya tek başınıza odanızdayken ayakta tutabileceğiniz bir şey değildir. Hatırlatılan kurallara baktığımızda çoğunun toplumsal düzene yönelik olduğunu görürüz. Liberalizm ve çoğulculuğun etkisiyle insanlara kendi dinini kendince yaşamak öğretildiği için sanki böylesine bir ayrım mümkünmüş gibi bir izlenim veriliyor. “Hayatıma karışamazsın” veya “herkesin doğrusu kendine” cümlesi üzerine hayatımızı kurarsak, geri kalan neredeyse 8 milyar insana da bir bakıma “haydi sen de kendi dinini kur!” demiş oluruz. Böyle olunca ortak bir ahlakta /dinde /yükümlülükte birleşemez, yok oluruz. Özcesi, günlük hayatımız kendine göre kurallarla işleyen ayrı bir alan, din ise kendi kurallarına göre işleyen ayrı bir alan değildir. Dinin kapsama alanı dışında kalan hiçbir yer yoktur. Çünkü insanın yaptığı işi iyi-kötü diye sınıflandırmadığı hiçbir an yoktur. Bundan dolayı buyurgan olan, iyi-kötü ayrımını yaptıran her şey dinseldir. Mesela eşcinselliği normal karşılamak veya karşılamamak dinseldir. Çünkü her iki durumda da sonucunda iyilik ya da kötülük olacağına ilişkin bir düşünceyi karşınızdakine buyurursunuz. Bu düşünceler bize din adı altında değil de modernlik, çağdaşlık, eşitlik vb. adlar altında geldiği zaman doğal olarak bunun dinsel bir aşılama olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Sanıyorum insanın yapabileceği en son şey, dinine din dememektir. Oysa bu gerçekten kaçıp saklanabileceğiniz bir yer yoktur. Bu söylediklerimin konumuz ile ilgisini kurarsak, yaptığımız her şeye içten içe iyi veya kötü olmasına göre karar verdiğimize göre biz farkında bile olmadan yeni bir dine -modernizm, çağdaşlık, pozitivizm, eşitlikçilik, maddecilik veya diğer sahte dinlerden birine- teslim olduğumuzda doğal olarak evlilik ile ilgili iyi algımız da, hayatımızdaki diğer şeylere verdiğimiz anlamın değişmesi gibi değişecek demektir.

Örneğin hem kendi ailesinin, hem de eşinin ailesinin zora düşmemesini isteyen, ceplerinin altını delmek için ellerini ovuşturan bankalara köle olmamak amacıyla tutumlu olup para biriktiren eş adayınızın evlilik için uygun bir insan olup olmadığına bu yaptığı “iyilik” ile değil de, yalnızca size alacağı hediyelerin ne kadar lüks oldukları “iyiliği” ile karar veriyorsanız para /güç sizin için iyiliğin ve kötülüğün belirleyeni olmuş veya olma yolunda ilerliyor demek olabilir. Bu da zaten Allah’a eşkoşmanın bir bakıma tanımıdır. Allah, her yerde geçerli olan iyiliğin dayanak noktasıdır. Neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermede size dayanak oluşturan her ne ise, o ya sizin tanrınızdır ya da tanrılarınızdan biridir. Özelde Batı toplumları genelde tüm dünya bu nesnel dayanak noktasını her geçen gün hayatından daha da çıkardığı için 8 milyar din oluşuyor ve medeniyetimiz çöküşe doğru ilerliyor. Çünkü bunu yaparak gerçek dini /yükümlülüğü /sorumluluğu /borcu reddediyor. Heva ve hevesini tanrı ediniyor. Evrende yürütülmekte olan düzen, bu değişmez yasaların ayakta tutulmasına bağlı. Dünya üzerindeyken bir binanın 15. katından atlamayı düşünün. Ölmeme ihtimaliniz nedir? Ya imkansızdır ya da çok ama çok düşüktür. Bunu biliriz çünkü orada çok uzun zamandır tanık olduğumuz, sürekli olarak işleyen bir fizik yasası yaratılmıştır ve sürekli yaratılmaya devam etmektedir. İşte tıpkı bu fizik yasası gibi, toplumların da ayakta durmasını sağlayan yasalar vardır. Eğer siz bu yasalara uyum sağlamaz ve reddederseniz, kendi ellerinizin yaptıkları sizlere tattırılır. Israr ederseniz, yok olursunuz. Tarihte bunun istisnası olmamıştır. Şüphesiz günümüz medeniyeti de bunun istisnası olmayacaktır.

Günümüzde ihtiyaç duymak gerçekçi nedenlerden neredeyse tamamen ayrılmış durumda. Herkes zevk içinde tüketme isteğini sürdürmek istiyor. Kimse zevklerinden biraz olsun vazgeçmeyi göze alamıyor. Bize gerçekten gerekli olanla yaşarken, fazlasını elde edebileceğimiz anları reddettiğimiz çok nadir görülür. Bu sonu gelmez tüketim sevdasının yanlışlığını fark edip biraz tepki göstermeye başladığınızda, ihtiyaçlarınızı doğru dürüst bir şekilde tespit etmeye çabalayıp ona göre yaşamınızı düzenlediğinizde cimri, hatta Aşırı Pintiler belgeselindeki bölümlerden birinde anlatılan insanlardan biri ilan ediliyorsunuz. Oysa bu ülkenin kurulduğu zamanlarda tasarruf diye kanaat diye bir şey vardı. Hatırlayan var mı? Ben o günleri yaşamadım fakat en azından elimin altındaki internet nimetini onları öğrenmek için kullanmayı öğrenebildim:

Cumhuriyet’in İlk Zamanlarından Bir Hatırlatma

Tasarruf ve kanaat ile ilgili geçenlerde not ettiğim güzel bir örneği burada anmak istiyorum: Ulusal Ekonomi ve Arttırma Kurumu. 1929 yılında dünyada Büyük Bunalım yaşanırken bizim ülkemiz de bundan payını alıyordu. Türk parasının hızlı bir şekilde değer kaybetmesi karşı önlem alınmasını gerektirmişti. O yıllarda bu sorunun temel kaynaklarından birinin dış ticaret açığı olduğu düşünülüyordu. Bunun önüne geçilebilmesi için ise dışarıdan alınan malların azaltılması gerekliydi. Bunun bir zorunluluk olduğunu anlayan devlet yöneticileri 12 Aralık 1929 yılında TBMM’de yaptıkları bir konuşmada “Millet kendi üretiminden fazla sarfetmeyerek kanaatkar bir hayata girmek mecburiyetindedir” diyerek alınması gereken önlemin temel taşını ortaya koymuştu. Bunun ardından o zamanki adıyla “Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti” kurulmasına karar verilmişti. Bu cemiyetin hedefleri ise şu şekilde belirlenmişti:

  1. Halkı israfla mücadeleye, hesaplı, tutumlu yaşamaya ve tasarrufa alıştırmak
  2. Yerli mallarımızı tanıtmak, sevdirmek ve kullandırmak
  3. Yerli mallarımızın miktarını arttırmak, sağlamlık ve zariflik itibariyle yabancı benzer mallar derecesine getirmeye ve fiyatlarını ucuzlatmaya çalışmak
  4. Yerli mallarımızın sürümünü arttırmak.

Amaçlarından anlaşılabileceği üzere bu cemiyet, tüketim toplumunun amaçlarının tam tersi yönde amaçlar belirliyordu. Bu amaçları milletin zihnine kazıyabilmek için çeşitli reklamlar hazırlıyor, düzenlenen yerli malı haftalarında dükkanların vitrinleri arasında yarışmalar düzenleniyordu.

Ulusal Ekonomi ve Arttırma Kurumu’nun o zamanlar öğütlediği şeyleri bugün insanlara öğütlemek zor. Tamamen tüketime kendini kaptırmış, elindeki eşyanın maddi değeriyle kendine değer biçen, kredi borcuyla yaşamanın normal olan olduğuna inanmış bir dünyada yaşıyoruz. Bunu en başta kendime bir eleştiri olarak söylüyorum. İkincil olarak ise toplumumun geleceğinden endişe duyduğum için sizlere de hatırlatmak zorunda olduğumu hissediyorum. Geçen gün bir kafede otururken birkaç dakika lafladığım ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi bir çocuk bile babasının ona aldığı “en iyi marka pahalı bilgisayarı” övüp duruyor, “ihtiyacın var mı?” sorusundaki ihtiyaç kelimesinin anlamını bilmiyordu. Biz lafladığımız sırada anne ve babası arka masada boş lakırdıların peşine dalıp gitmişti. Oğulları onları rahatsız etmesin diye eline bir tablet verip, modern dünyanın kurallarını ve dogmalarını iyi-kötü ayırmaksızın benimsemesine izin vermişlerdi.

Yetişkinlere bakıyorum, çevremde bankalara köle olmamış neredeyse bir insan bile kalmamış. Çoğunluk başka türlü ev veya araba alamayız bahanesiyle bankaların kredilerine, yani belaya koşar adım gider olmuş. Çevremdeki insanlara “Borç alabileceğiniz on tane dostunuz yok mu?” diye sorduğumda, koca koca insanlar bana “Ne borç ver o de borç al. Yoksa dostsuz kalırsın.” diye cevap veriyorlar. Şaka gibi. Toplumun içine düştüğü ahlaksızlığı bir de itiraf ediyorlar yani. “E, peki çözüm önerin ne?” diyorum, “en iyisi yine banka kredisi, en azından kafan rahat” diyorlar. Dikkat edin, yine iyi ve kötü ile ilgili bir karar vererek cevap veriyor. İyi de, hani riba kullananlar Allah’a ve elçisine savaş açmışlardı? Yoksa namazı kılarken başka bir yaratıcıya, kredi çekerken başka bir yaratıcıya mı güveniyoruz? Üstelik, Yüce Allah ribadan uzak durup, iyilik için harcayanların varlıklarını kat kat arttıracağını söylüyor. Siz, tüm geçimliğinizi size ulaştıran Allah’a güvenmiyorsunuz da, okumayın diye minicik boyutlarda sayfalarca kredi sözleşmesi yazıp imzalattıran bankalara mı güveniyorsunuz?6

Peki ben bu yazıda pırlanta örneğini Ulusal Ekonomi ve Arttırma Kurumu ile birleştirerek neden verdim? Pırlantayı bir süs eşyası olarak kendi ülkemizde üretiyor ve gerçekten edeceği fiyata satıyor olsaydık bu yazıyı belki de yazmazdım. Zaten muhtemelen o zaman pırlanta sevginin ifadesi gibi pazarlanıyor olmazdı. Tıpkı sevimli bir küpe veya narin bir yüzük gibi. Fakat durum birazdan bir kısmını aktarmaya çalışacağım üzere böyle değil. Hatta, bu yalnızca sizle ilgili de değil. Örnek vermek gerekirse pırlantaya -veya dışarından ülkemize giren herhangi bir şeye- talebi arttırdıkça /israf ettikçe /savurganlık yaptıkça pırlanta dolar ile alındığı için ülke olarak dövize ihtiyacımızın daha da artmasına neden oluyoruz. Bu ihtiyacı gidermek için dışarıya satabileceği bir şey üretemeyen ülkemiz bir şekilde bu malları alabilmek için döviz sağlamak zorunda kalıyor. Bunu yapmak için de bazen özelleştirmeler yapılıyor, bazen de yüksek faizle dışarıdan döviz borç alınıyor. Sonra da gelir verginizle, ülkenizin kaynakları ile hem bu borç hem de faizi ödeniyor. Evet, bütüne oranladığımızda elbette pırlantanın payı bu olanlarda küçüktür. Fakat bu küçük şeyler birleştiği zaman dev farklar oluşturuyorlar. Arabayı, telefonu, bilgisayarı, giyimi vs. birleştirdiğinizde bunun ciddi sonuçlar doğuracağı çok açık. Buna kısmen de olsa tanık olduğum için, ülkesini seven bir vatandaş olarak hatırlatmayı da kendime bir borç olarak görüyorum.

Pırlantanın Tarihi

Şimdi gelelim pırlanta ile ilgili bölüme. Öncelikle elmas /pırlanta nedir biraz ondan bahsedelim. Sonra da pırlantanın günümüze dek uzanan hayat öyküsüne geçeceğiz. Sözlük anlamı olarak elmas “çok sert bir taş olan ve doğada genellikle renksiz ve saydam olarak bulunan arı karbon” anlamına geliyor. Pırlanta ise “birkaç yüzü olacak biçimde yontulmuş ve foyasız parlak elmas” anlamına geliyor. Bilimsel açıdan baktığımızda elmas /pırlanta, karbon elementinin bir allotropudur. Karbon elementinin diğer bir allotropu ise grafittir, yani kurşun kalemlerimizin ucunda bulunan, kağıda iz bırakan madde. Bu akrabalık durumu sentetik elmas denilen elmas çeşidini beraberinde getirmiştir. Mesela grafit, çok yüksek atmosfer basıncı ve sıcaklık altında elmasa dönüşebilmektedir.

İlk başlarda yalnızca Hindistan’daki bazı nehir yataklarında ve Brezilya ormanlarında çıkarılan nadir bir madde olan elmas, 1870 yılında Güney Afrika’da bulunan madenler sonrasında tüm piyasayı dolduracak kadar bolluğa ulaştı. Buradaki elmasların çıkarılmasını üstlenen İngiliz sömürgeciler çıkarılan elmasların asıl değerlerinin çok az olduğunu görmüş, bu bolluktaki elmasların değerinin neredeyse tamamen piyasadaki kıtlık durumuna bağlı olduklarını çok erken fark etmişlerdi.

1870’li yıllarda Güney Afrika’da bulunan madenlerdeki elmas bolluğunun, elmasın değerini düşürmesini engellemek gerekiyordu. Bunu yapmak için elmas üretim ve dağıtım işlerinin tekelleştirilmesi şarttı. Bu sayede piyasada istedikleri zaman yapay bir elmas kıtlığı oluşturabilecek, elmas fiyatlarını istedikleri gibi belirleyebileceklerdi. Bunu yapabilmek için devreye 1887 yılında Rothschild ailesi tarafından finanse edilen7 ve bir beyaz ırkçısı olan Cecil Rhodes‘in kurduğu De Beers firması giriyordu. Rhodes, Afrika’ya henüz 18 yaşındayken gelmişti. Buradaki su basmış madenlere, buharla çalışan su pompaları satarak işe başlamıştı. Dönemin küçük madencileri, bir yerden sonra su basıp duran madenlerini temizlemek için kullandıkları pompalara para yetiştiremez bir hale geldiler. Bunun sonucunda ise madenlerini Rhodes’e sattılar.8

Cecil Rhodes

Rhodes’in, Rothschild ailesinin finansal desteği ile kurduğu De Beers, tüm elmas piyasasını kontrolüne almış, arzı ve talebi ve bunun sonucu olarak da elmas fiyatlarını istediği gibi belirleyebilen bir tekel durumuna gelmişti. Zaman içerisinde şirket Londra’da “Diamond Trading Company“, İsrail’de “The Syndicate“, Avrupa’da ise “Central Selling Organization” adı altında tüm satış işlemlerini tekel olarak gerçekleştirecekti. 1902 yılında, o zamana dek hiç evlenmemiş olan Rhodes öldüğünde kurduğu şirket elmas üretimi ve dağıtımı konusunda piyasanın %90’ını kontrol eder hale gelmişti.9

1927 yılına gelindiğinde Alman Yahudisi Ernest Oppenheimer (kendisi aynı zamanda daha sonra De Beers’in büyük bir kısmını satın alacak olan, J.P. Morgan tarafından finanse edilen Anglo American şirketinin de kurucusudur) şirketin yönetimine katıldı. Şirket esas başarısını (!) Oppenheimer’ın zamanında elde etti. Şirket bu sırada elmas üreticileri ve alıcıları ile özel sözleşmeler imzaladı, bunun sonucunda De Beers dışında bir şirketin elmas üretimi ve dağıtımı yapabilmesi neredeyse imkansız bir hale geldi. Bu ise elmas fiyatlarını diledikleri gibi kontrol edebilmeleri anlamına geliyordu.

De Beers’in yaptığı tek önemli iş elmas fiyatlarını kendi istediği gibi belirleyebilmek değildi. De Beers’in esas önemli işi, bu bolluktaki elmasları sanayi dışında da kullanılacak ve sürekli ihtiyaç duyulacak bir ürün haline getirmek oldu. Bunu da elmasları /pırlantaları servetin, gücün ve sevginin sembolü haline getirerek gerçekleştirdi. Elmasların ezici bir çoğunluğunun kendi başlarına olduklarında hiçbir değeri yoktu. Satılacak olan şey elmas değil, bir fikirdi ve De Beers bu fikrin ne olduğunu bulmuştu.

Pırlanta Nasıl Sevginin (!) Kanıtı Oldu?

1938 yılında, Ernest Oppenheimer’ın oğlu olan Harry Oppenheimer, New York’daki bir reklam ajansı olan N.W. Ayer ile görüşmeye gitti. Amerika, sevgisini pırlanta ile ifade etmeyi kabullenecek bir yığın insan, De Beers’in depoları ise elmas stoğu ile doluydu. Bu yığınların kafalarına sevginin ve sürekli bir evliliğin kanıtının pırlanta olduğu sokulacaktı. N.W. Ayer, yaptığı saha araştırması sonucunda iyi yönetilecek bir reklamın, pırlanta satışlarına ciddi olarak etki edebileceği öngördü. N.W. Ayer, hedefledikleri değişimi gerçekleştirebilmek için insanların kafasında pırlantalar ile sevgi arasında bir bağın kurulmasının zorunlu olduğunu tespit etmişti. Evlilik yüzüklerini alanların %90’ı erkek olduğu için, erkeklerin beynine pırlantanın sevginin kanıtı olduğu telkin edilecekti. Pırlanta ne kadar büyükse, sevgi de o kadar içten ve büyük olacaktı. Genç kadınlar ise pırlantayı evliliklerinin vazgeçilmez bir parçası olarak görmelilerdi.

N.W. Ayer, çeşitli bu reklam çalışması boyunca halka ulaşabileceği her yerde ünlülerin sevdiklerine verdikleri pırlantaları sürekli olarak vurguladı. O dönemde çoğu fotoğraf, parlak bir pırlanta takan kadınların ellerine odaklanıyordu. Dahası, Queen Elizabeth bile bu çalışmanın içerisindeydi. Herkese duyurulan bir Afrika gezisi düzenleyen Elizabeth, Oppenheimer’dan hediye edilen bir pırlantayı göstere göstere kabul ediyordu.

Bir diğer örnek ise Picasso, Derain, Dali gibi sanatçıların tanınan resimlerini kullanarak çeşitli seçkin dergilere reklamlar verilmesiydi. Bu sayede pırlantaların da bu resimler gibi eşsiz olduğu fikrini aşılamaya çalışılmıştı.

Yapılan reklam çalışmaları sayesinde Amerikan halkı yavaş yavaş sevgilerinin büyüklüğünün, evlilik için alacakları pırlantanın büyüklüğü ile doğru orantılı olduğuna inanmaya başlamıştı. Şirket, filmlere ve televizyon programlarına ürün yerleştiriyor, radyo programlarında elmas modası hakkında konuşmalar yaptırıyor, ünlülerin pırlanta ile nişanlandıklarını gösteren fotoğrafları yayıyor, filmlerin senaryolarına pırlantaların özendirildiği sahneler ekletiyordu. Hatta bunlarla kalmıyor, kuyumcuları özellikle genç kitleye erişebilmek adına liselere konuşma yapmaya gönderiyor, oradaki genç kız ve erkeklerin akıllarına pırlantanın evlilikteki önemini sokuyordu. Tüm bunların sonucunda 1941 yılına gelindiğinde pırlanta satışlarında 1938 yılına göre %55 oranında artış göstermişti. N. W. Ayer, yaptığı bu reklamların yeni bir reklam biçimi olduğunu söylüyordu. Ortada pazarlanan bir ürün yoktu. Bir marka ismi de yoktu. Yapılan şey, sonsuz bir sevginin pırlanta ile bağlantısının kurulmasıydı. Bunun yapılması kitleleri elmas satın almaya ikna etmeye yetmişti.

1947 yılına gelindiğinde De Beers ve N.W. Ayer’in elde ettiği bu olumlu (!) sonuç, şirketi pırlantanın psikolojik gerekliliği konusunda daha fazla reklam yapmaya itti. Bu konuda şirketin ihtiyaç duyduğu slogan, N.W. Ayer firmasında çalışan Mary Frances Gerety ve Dorothy Dignam tarafından “A diamond forever.” olarak icat edildi. -İşin ilginç taraflarından biri, bu iki hanımın daha önce hiç evlenmemiş olmasıydı.10 Belki de bu yüzden sevginin gerçek göstergesini tespit etmek konusunda bu denli şaşkınlığa düştüler! Bir diğer ilginç taraf ise, bu sloganın aslında sevginin sonsuzluğunu değil, pırlantanın satılmamasını istiyor olmasıydı. Çünkü satılmaya çalışıldığında değerleri yoktu. Ayrıca, satıldıklarında piyasadaki elmas sayısı artacak, bu da elmasların fiyatlarını düşürecekti. Bunun olmaması için pırlantanın çok değerli olduğu, aile hatırası olduğu gibi yalanlar sürekli beyinlere işlendi.- Bu slogan günümüzde kullanılan pırlanta yüzüklerinin çıkış noktasıydı.11 Bunun öncesinde Amerikalıların çoğu pırlanta alımını savurganlık olarak görüyordu. Eşler kendilerine hediye olarak çamaşır makinası veya otomobil istiyordu. Bu slogan bunu değiştiren etkenin ta kendisiydi. 1929-1939 yılları arasında yaşanan Dünya Ekonomik Bunalım‘ı elmas satışlarını da olumsuz etkilemişti. Fakat bu yeni slogan, şirketin elmas satışlarını tekrar arttırdı. Bu reklam başlığı daha sonrasında şirketin mottosu haline geldi. 1948’den beri şirketin hemen hemen her reklamında kullanılan bu slogan günümüzde bile kullanılmaya devam ediyor. Reklamları hafife almamak gerekiyor. Bu ve benzeri reklamlar kahvenin ve sigaranın satışlarının patlamasında da çok işe yaramıştı. Tanık olmak isteyen Amerika’da kahvenin ve sigaranın satışlarının patladığı zamanları araştırarak işe başlayabilir.12

Aşkın mucizesi!
Çoğu insan için yüzüğüm ‘ben nişanlıyım’ diyor. Bana göre ise aşık olduğumu söylüyor.

Benim pırlantamın çok özel bir anlamı var: İkimizin birlikte paylaştığı ve bizim ilişkimizi diğer tüm ilişkilerden ayıran, özel yapan tüm duyguları temsil ediyor
.”

De Beers ve reklam şirketinin çalışmalarına bir diğer örnek de “Gentlemen Prefer Blondes” isimli filmde görülebilir. Bu filmde Marilyn Monroe’ya söyletilen şarkı aslında her şeyin özeti gibi. Bu şarkının ne kadar çok insanı etkilediğini hayal edebiliyor musunuz? İzleyiniz:

Sözlere dikkat: “Diamonds, I don’t mean rhinestones but diamonds are a girl’s best, best friend!” (Kabaca çeviri: Ah elmaslar, elmaslar! Yapay olanlardan değil gerçek olanlardan bahsediyorum! Yani bir kızın en iyi dostlarından!)

Tüm bunların sonucunda ABD’de 1939’da 23 milyon dolar elmas satışı gerçekleştiren şirket, 1979’a gelindiğinde bu rakamı 2.1 milyar dolara çıkartmıştı. Amerika ele geçirilmiş, artık dışa açılmanın zamanı gelmişti.

1960’lı yıllarda Amerika’yı tamamen ele geçirmiş olan şirket, rotasını Japonya, Almanya ve Brezilya gibi ülkelere çevirdi. De Beers, Amerika dışındaki ülkeler için J. Walter Thompson şirketi ile anlaştı. Japonya’da, feodal devrimlerden, Amerika işgalinden, dünya savaşlarında ve sanayileşme sürecinden geçmiş olmasına rağmen hiçbir zaman çoğunluk, evlilik için pırlanta kullanmamıştı. Japonya’nın gelenekleri Batılı tarzda bir evliliğe göre çok farklıydı. Japonya’da günümüzde de birçok konuda karşınıza çıktığı gibi evlilik de güvenilir aracılar sayesinde gerçekleşiyordu. Tüm süreç Şintoizm kurallarına uygun olarak yaşanıyordu. Romantizm, evlilik öncesi ilişki, cilveleşme gibi şeyler Japonya’da nadirdi. Fakat bunlar reklam şirketleri için engel değildi. İşe başladıklarında, 1967 yılında evliliklerinde bir pırlanta yüzük kullanan Japon çiftler %5’den daha az bir dilimi temsil ediyordu. Bu ülkeyi hedef tahtasına koyan De Beers ve J. Walter Thompson, ilk başta pırlantaları “modern batı değerlerinin göstergesi” adı altında pazarlayarak insanlar arasında yaymaya başladı. Devamında magazin dergilerine Batılı kıyafetler içerisinde ellerinde parlak pırlantalar takan kadın fotoğrafları yerleştirdi. Mesaj açık değil mi? Artık modernlik var. Eğer siz de modern olmak istiyorsanız, bizim gibi olun! 1981 yılında gelindiğinde De Beers yaptığı reklam çalışmalarıyla bu dilimi neredeyse %60’a çıkarttı.13 Bunun sonucunda o yıllarda Japonya, ABD’den sonra en büyük elmas tüketici ülke konumuna geldi. Aşağıda De Beers’in Japonya için ürettiği reklamlardan birini görebilirsiniz.


O günlerde Japonya’da gerçekleşen değişim günümüzde özellikle Çin ve Hindistan’da görülüyor. Ee, 2 milyar 725 milyoon nufüstan bahsediyoruz, boş bırakılır mı? Aşağıdaki iki veriyi inceleyiniz. Toplumların değer yargılarını etkileyen bu şirketler, benzer şeyleri birçok alanda bizim toplumumuzda da yapıyorlar. Mesela eski Türk evlilik gelenekleri hakkında ne kadar bilgimiz var? Eskiden Türkler nasıl evleniyorlardı biliyor muyuz? Mesela ben bilmiyordum, ama yeni yeni öğreniyorum. Sizlere de öğrenmenizi tavsiye ederim. Çünkü kültürünüzü kaybetmeniz demek, benliğinizi de kaybetmeniz demektir. Tüm dünyada yalnızca bir tane kültür olduğunu dayatan bu insanların, ileride bunu ne için kullanacaklarını kestirebiliyor musunuz? Bugün, kendi kültürünü kaybeden Japonya, kiralık aile, kiralık dost gibi yamalarla toplumunu ayakta tutmaya çalışıyor, haberiniz var mı? Yapayalnız kalan Japonlar, kendilerine para ile kısa süreli sahte aileler, arkadaşlar ediniyorlar.

1980’lerde ise N.W. Ayer, yine bir reklam çalışması ile tekrar gündeme geldi. Bu defa “2 aylık maaşınız, ömür boyu sürecek bir şey için çok mu sanki?” diyerek insanları gütmeye devam ettiler. Hatta, bu reklamı 1930’un sonlarında “bir aylık maaşınız ömür boyu sürecek bir şey için çok mu?” diye başlatmışlardı. Bu reklamın kullandığı cümle bugün ABD’de halen daha geçerlidir. İstatistikler o günlerden bu güne Amerika’daki evli kalma sürelerinin azaldığını gösteriyor. Görünüşe göre 2 aylık maaş, ömür boyu sürecek bir şey getiremiyor. Bu durumun huzur getirmeyeceğine kanıt zaten gereksizdir. Evlendiğinde evini baştan sona kadar döşemiş olan çiftler daha beş yılını doldurmadan boşanıyorlar.

Şirketin reklamlarıyla ilgili ilginç bir şey daha ekleyeyim. Sovyet Rusya’nın Sibirya’sında elmas madenleri bulunduğunda Sovyet Rusya ile gizli anlaşma yapıp elmasları yine kendi üzerinden satan De Beers, reklam ajansından insanları küçük elmaslara yönlendirmesini istemişti. Çünkü bu madenlerden çıkan elmaslar diğerlerine göre daha küçüklerdi. N.W. Ayer hemen reklamlardaki büyük pırlantalı yüzükleri daha küçükleriyle değiştirdi. Bu yeni küçük pırlantaları “evliliğinizin hala canlı olduğunun bir belgesi” olarak insanlara kabul ettirdi. Bir süredir evli olan çiftler bu küçük pırlantaları alıp birbirlerine karşı sevgilerinin hala capcanlı olduğunu kanıtlıyorlardı. Bu reklam çalışmasının sonunda 1930’larda bir karat olan ortalama pırlanta boyları, 1976’da 0.28 karata düşmüştü. Utanmadan yıllarca büyük elmas, büyük sevgi diye güttükleri insanlara bu defa Sovyet Rusya madenlerinden çıkardıkları küçük elmasları satmak için “aslında büyüklüğü önemli değildir, parlaklığı, rengi ve kesimi daha da önemlidir” diye reklam yaptılar yani. Artık, küçük bir elmas da en az büyük bir elmas kadar mükemmelliği temsil edecekti. Daha da komiği var, bir süre sonra bu stratejinin şirkete zarar getireceğini gördüklerinde ne yaptılar dersiniz? Büyük tek taşların tercih edilmesini tekrar arttırmak için başka bir reklam başlattılar.

2 aylık maaşınız sonsuza dek sürecek bir şey için çok mu?” Biri de çıkıp demiyor ki o sonsuza dek sürecek olan şey bugün Amerika’nın neresinde?

De Beers 1980’li yıllarda, o güne kadar özellikle erkeklerin pırlanta almasını beyinlere yerleştirmek için yaptığı reklamlara benzer bir reklam çalışması da kadınlar için başlatmıştı. Bu sayede pırlanta satışlarını ikiye katlamayı umuyordu fakat başarılı olamadı. Evet, doğru tahmin ettiniz. Kadınları erkeklere pırlanta alma konusunda ikna etmek için çalışma yaptılar. Fakat görünüşe göre çeşitli sebeplerden (?) ötürü kadınlar bu fikri pek çekici bulmamışlar.

Geçen yıl, doğum günüm için beni hiç duymadığım bir adada küçük bir lokantaya götürdü. Bu yıl ise hiç beklemediğim bir şey verdi. Bir pırlanta. Bana her zaman ummadığım hediyeler veriyor fakat pırlanta hiçbir zaman unutmayacağım türden bir hediye.

Günümüzde ise şirket eskisi kadar tekel bir konumda değil. 21. yüzyılda De Beers’in tekeline artık katlanamayan ülkeler ve şirketler yeni bulunan madenlerle birlikte kendi elmas stoklarını oluşturmaya başladılar. Bunun sonucunda ise firma elmas piyasasını kontrol etme üzerine kurulu olan stratejisini zorunlu olarak diğer firmalarla rekabet etmeye yönelik değiştirmek zorunda kaldı. Gerçi, benim alışveriş merkezlerindeki pırlanta mağazalarına gidip yaptığım konuşmalarda şimdiye kadar De Beers dışında bir firmadan pırlanta alan bir yere rastlamadım. Fakat yine de rakamlar da De Beers’in eski gücünü kaybettiğini gösteriyor.14

İşte tüm bu sürecin sonunda sanayide kullanılacak olsa 2-30 dolar arasında satılacak olan pırlantalar, bugün siz sevginizi en güzel, en kuşkusuz (!) bir şekilde gösterin diye milyarlar ile satılıyor. Reklamın başarısına bakar mısınız? Daha büyüğü demek daha da büyük sevgi demek. Daha büyüğü demek daha da çok boşa akıtılan milyarlar demek. Eşinizi gerçekten seviyorsanız ve bu dayatmanın da etkisi altındaysanız ister istemez daha büyüğünü almak istiyorsunuz. Ne yani, biricik eşiniz için birkaç milyar veremeyecek misiniz?.. İşin garip yanı, pırlantayı alıp kuyumcuyu terk ettiğinizde bile aldığınız fiyatın yarısından fazlası kadar değerini çoktan kaybetmiş oluyor. Piyasayı ele geçirmeye çalışan büyük şirketleri yok sayarsak, kuyumcuların pırlantaları geri almayı kabul etmiyor oluşunun bir nedeni de bu olsa gerek. Kulağa komik geliyor. Bu durumda sevginiz de yarıdan fazla azalmış mı oluyor acaba?

Tüm bu bilgilerin ışığında artık şunu söyleyebilir olmamız gerekiyor. 1930’ların sonundan beri pırlanta sevginin ve evliliğin vazgeçilmez sembolü olarak kabul ediliyor. Fakat, gerçekten sembolü olduğu için değil. De Beers böyle istediği için. İkinci Dünya Savaşı sırasında bile nişan yüzüklerinin yalnızca %10’u elmas /pırlanta içeriyordu.15 20.yy’ın sonunda ise bu %80’e çıktı. Yalan üzerine kurulu reklamlar ile insanlara pırlanta almanın gerekliliği kabul ettirilince son 20-30 yılda çıkarılan elmas miktarı, 1993 yılına kadar çıkarılan elmastan kat kat daha fazla olmuş duruma geldi. Aşağıdaki grafiğe bakınız.

Yatırım olsun, eşime mehir veririm diye alıyorsanız bile yanlış bir düşünce çünkü altının aksine yatırım amaçlı olsa bile renkli olanları hariç bir işe yaramıyorlar. Renkli olanları da zaten siz biz alamıyoruz. Belki bu krallığı yönetenler evlerinde süs eşyası olarak saklıyor veya bankalarının güvenli kasalarında yığıp iyilik için harcamıyorlar. Diğerlerini de herhalde bir işe yaramadıkları için sevginin ifadesi diye insanlara satıyorlar. Sevginizin ifadesi sandığınız şey, teorik olarak aslında hiçbir işe yaramayan inanılmaz derecede sıkıştırılmış bir kömür. Günümüz medeniyetinde yetişen insanların -özellikle de Batı tarafında olanların-, birbirleri arası ilişkilerde tamamen çuvallamaya doğru gittiğini, birbirlerini sevmek konusunda şaşırılacak derecedeki başarısızlığını da göz önüne alırsak, birbirlerine pırlanta vererek değer verdiklerini ispatlamaya çalışmaları pek de garip gelmiyor.

İşin bir de çocuk işçiler, İsrail’deki banka krizi, De Beers’in sözlükte elmasın tanımını değiştirmek için uğraşları bölümleri de var fakat artık yazmaktan ve elmas ile ilgili kaynak okumaktan yoruldum. Arif olan anlatmak istediğimi çoktan anladı. Yine de eğer bu kadar bilgi sizi ikna etmiyorsa, dilerseniz çocuk işçiler ile ilgili kısmını da siz araştırabilirsiniz. Hatta yazıya katkı yapmak isterseniz seve seve eklerim. Özellikle Güney Afrika için bir cümle de olsa bir şey söylemek istiyorum. Bu konuyu okurken bir kez daha şunu gördüm ki eğer derinizin rengi siyah ise, insan hakları dini sizi kabul etmiyor. Hatta, eğer derinizin rengi siyah ise, çocuk bile olamıyorsunuz.

Nadir ve narin olan şeyin pırlanta değil16, birbirinize karşı beslediğiniz acıma ve sevgi olduğunu unutmayın. Her parmakta bir pırlanta görmek, her kalpte bir acıma ve sevgi görmekten daha kolaydır. Çünkü birini elde etmek basittir, diğer ikisini elde etmek için hatalardan vazgeçebilmek, alçak gönüllü olabilmek gerekir. Tüm gün televizyondan, internetten, sosyal medyadan dünyanın en önemli varlığı olduğuna inandırılan bireylerin bu erdemleri içselleştirebilmesi çok zor görünüyor. Fakat müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak bahane değil çözüm üretmek zorundayız.

Bitirirken

Her şeyimizle Allah’a ait olduğumuzu ve ona döneceğimizi sık sık unutuyoruz. Bu gerçeği bana hatırlatan yalnızca birkaç tane dostum var. Günümü gün etmemi, sonu gelmeyen zevkleri kovalamayı ise bütün dünya hatırlatıyor. Ne yana baksam -kendimi de içine katarak söylüyorum- bencilliğin17 bataklığı içinde çırpınan insanlar görüyorum. Güdülüyoruz çünkü bilmiyoruz, veya bazen güdülmek istiyoruz. Tıpkı elimize aldığınız çikolatanın nasıl geldiğini bilmediğimiz gibi diğer tükettiklerimizin de ne şartlar altında bize geldiğini, ne sonuçlar doğurduğunu bilmiyoruz. Bu nedenle bunlar bize masum minik zararsız tüketimler olarak görünüyor veya öyle görünmesi sağlanıyor.

Şunu ekleyeyim, bu yazıyı okuyup cimriliğinize bahane etmeyin. Yazıyı okuyun, kendi araştırmanızı yapın, çevrenizi gözlemleyin sonrasında pırlanta almanın /her şeyin belirleyicisini para-güç yapmanın günümüzde bulunduğumuz durum çerçevesinde ve evlilik açısından değerlendirince iyilikten çok kötülük getirdiğine tanık olun ve geçimliğinizi bunun yerine gerçekten iyilik getirecek bir şey için harcayın. Mesela eşinize vereceğiniz güvence (mehir) parasını daha fazla verin. Eşinizin ailesinin bir ihtiyacını giderin. Oturun eşinizin ailesiyle dertleşin, kaygılarını, endişelerini dinleyin. Ne bileyim mesela İç Anadolu bölgemizdeki bir okula 100 kitap bağışlayın. Size verilen geçimliğin affedebildiğiniz bir kısmını iyilik için harcayın. Kendi evlilik sürecinizde yaşadığınız zorlukları unutmayın. Evlenen dostlarınıza yardım edin. Yeni evli dostlarınızın bir ihtiyacını da siz alın. Paraya ihtiyaçları varsa onlara borç verin. Dostlarınızın bankalara köle olmasına izin vermeyin. Durumunuz elveriyorsa borç olarak değil, bağışlayarak verin. Veya bu yazının yazarına, yazının eksiklerini, yanlışlarını çekinmeden ve üşenmeden bildirin. Birbirimize tutunamazsak, birlikte ortak bir ahlakta /dinde buluşamazsak ancak yok olacağız. Bunu anlamak için kaç medeniyetin daha yok olması gerekiyor?

Tüm bunları okuyup sonra da “ulan adam pırlanta almamak için bahane olsun diye neler yazmış, vay pinti!” diye düşünüyorsanız bakış açınızı değiştirmenizi öneririm. Geçimliğinin tamamını Allah’ın verdiğini içselleştirmeye çalışan biri olarak bunu duyduğumda açıkçası üzülüyorum. Yalnızca kumdan bir kale yapıp sonra da onunla övünenler gibi olmak istemiyorum. Zaten aslında konu pırlanta bile değil. Konu her geçen gün sinsice beyinlerimize yerleştirilen her şeyin değerinin para /güç ile ölçülecek olduğu yanılgısının ve bu yanılgının vereceği zararların önüne geçebilmek, kendimizi bundan arındırabilmek. Ben sadece sık görülen bir örnek olduğu için pırlanta konusunu seçtim. Geçici madde bolluğuyla oyalanıp durmak yerine kalıcı olan insan sevgisini nasıl ayakta tutabiliriz, bunu öğrenmemiz gerek. Çünkü yanından geçip gittiğimiz belgeler esas olanın ikincisi olduğunu gösteriyor. Pencerenin önüne eşi sabah uyandığında kuş sesleri ile uyansın diye ekmek kırıntıları koyan birine eşine değer veren ince düşünceli biri olarak bakabilirsiniz veya kuşların pencerenin camlarını kirletmesini gösterip temizliğe önem vermeyen biri olarak da bakabilirsiniz. Nereden baktığınıza göre değişiyor. Biz olanlara nereden bakacağız? Maddecilik tarafından mı kalıcı iyilik tarafından mı? Bunun seçimini yapmamız gerekiyor. Modern dünyanın hemen her tarafı size maddecilik tarafını seçmeniz gerektiğini gece gündüz öğütlüyor. Göğsü daralan elçiyi bilenlerin bu gerçekler yüzünden göğüsleri daralıyor mu?

Sonuç olarak ille de pırlanta olsun diye tutturmak hem ülkenize, hem kendi -kendi derken, hem sizi hem de eşinizi demek istiyorum- cebinize, hem ilişkinize, hem yoksun bırakılmış ülkelerin insanlarına zarardan başka neredeyse hiçbir şey getirmiyor. Dinginlik getiren bir ilişki kurmanıza neredeyse hiçbir faydası olmuyor. “Ama toplum baskısı (…)” diyecekseniz, bunun çoğunluğun peşine takılmanın bir biçimi olduğunu hatırlatırım. Sözü dinleyip iyilik getireni bulmakla yükümlüyüz. Elbette ki hediyeleşmek işlevsel ve hoş bir davranıştır. Fakat bunu maddecilik dininin çekim alanına düşmeden yapmanın bir yolunu bulmamız gerekiyor. Yüz yılda yerleşmiş yanılgıyı çat diye kaldıralım demiyorum, hatta tamamen kaldıralım da demiyorum fakat en azından verdiği zararı azaltmak için çabalayabiliriz. Her dakika, her saniye her yerden kışkırtılmaya çalışılan, kafamızın içine sokulan doymak bilmeyen bencil arzularımızdan kaçınmak için çabalamak zorundayız. Giydiğimiz, kullandığımız markalardan ibaret değiliz. Altımızdaki soylu at (araba) değiliz. Bunlardan ibaret olduğumuz konusunda israr edip, hayvanlardan bile daha aşağı bir duruma mı düşmek istiyoruz?

Pırlanta gibi yanıltıcı bir seçeneğe bakmak yerine kız /erkek arkadaşınızın size karşı affedici olup olmadığına, hatalarından dönüp dönmediğine, ailenize /ailesine karşı davranışlarına, iyiliği kovalayıp kovalamadığına bakın. Şimdi de, sonra da önemli olan bunlar olacak. Eğer sevginin gerçekliği pırlantanın boyutu ile ölçülüyor olsa idi en büyük pırlantayı alanların /ya da en çok paraya-güce sahip olanların evliliklerinin hem uzun hem de huzurla sürmesi gerekirdi. Fakat öyle olmuyor. Bu yanlış yönlendirmelere kanmayın. Gündüz birlikte geçimliğinizi arayıp, hayatınızı iyilik üzerine kurmaya çabalıyor, akşam olunca da birbirinize sevgi ve acıma duygusuyla sarılıp dinginlik içinde uyuyorsanız daha neyin kanıtını arıyorsunuz?

Dipnotlar

  1. Nicky Oppenheimer: Diamonds are intrinsically worthless, except for the deep psychological need they fill.
  2. Aslında her şey gayet açık. Görmeye çabalayan gözler için bencilce tüketme üzerine kurulu bir uygarlığın çökeceği gerçeği her yerden karşımıza çıkıyor. Çeşitli örneklerini görmek isteyen birkaç dakikalık araştırma ile aradığını bulabilir.
  3. Aslında bu bolluk durumu bizi daha fazla tetikte tutmalı. Şu ayet dizisini inceleyiniz: Gerçek şu ki, senden önce de topluluklara gönderdik. Onları, yoksulluklara ve zorluklara uğrattık; belki yalvararak yakarışlarda bulunurlar diye. (6:42)
    Onlara yoksulluk geldiğinde, yakarışlarda bulunsalar olmaz mıydı? Tam tersine, yürekleri katılaştı; şeytan da yaptıklarını kendilerine çekici gösterdi. (6:43)
    Öğretiyi unuttuklarında, verilenlerle sevinip şımarıncaya değin, her şeyin kapılarını onların üzerine açtık. Onları ansızın yakaladığımızda, artık, tüm umutlarını yitirdiler. (6:44)
    Ve o haksızlık yapan toplumun arkası kesildi. Evrenlerin Efendisi Allah’a övgüler olsun! (6:45)
  4. Kuran’da önceki medeniyetlerin başlarına gelenlere bakarak ders almamız istenilen ayetleri hatırlayınız.
  5. Arapça bir kelime olan din kelimesinin ne anlama geldiği ile ilgili bir araştırma için şu adrese bakınız.
  6. İnanmış olarak erdemli edimler yapanların, namazı dosdoğru kılanların ve zekatı verenlerin ödülleri, Efendilerinin katındadır. Üstelik onlara korku yoktur ve onlar üzülmezler. (2:277)
    Ey inanca çağırılanlar! Allah’a yönelik sorumluluk bilinci taşıyın. Ve faizden kalanı bırakın; eğer inanıyorsanız? (2:278)
    Böyle yapmazsanız, Allah’a ve O’nun elçisine karşı savaş açığınızı bilin. Pişmanlık gösterirseniz, anaparanız sizindir. Ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğramış olursunuz. (2:279)
    Güç durumdaysa, ona yeterli bir süre verin. Karşılıksız yardım olarak bağışlamanız, sizin için daha iyidir; keşke bilseydiniz! (2:280)
    İnsanların mallarında artış olması için verdiğiniz faiz, Allah’ın katında artmaz. Allah’ın hoşnutluğunu dileyerek verdiğiniz zekat; katlayarak artıranlar, işte onlardır. (30:39)

    Konu ile ilgili bir başlangıç yazısı olarak Kuran Bağlısı Birikimini Nerede Saklar? yazısına başvurabilirsiniz.
  7. Kaynak: Rothschild Arşivi
  8. NY Times –Why a diamon cartel is forever?
  9. Have You Ever Tried to Sell a Diamond? – Makale Bağlantısı
  10. Diamonds: Are they worth the conflict?
  11. Forever Diamonds
  12. Birkaç farklı reklam örneği için şu sayfalarda gezinebilirsiniz.
  13. Bu ve daha fazla bilgi için bu kaynağa başvurunuz.
  14. The Global Diamond Industry 2018
  15. De Beers myth: Do people spend a month’s salary on a diamond engagement ring? – Kaynak
  16. Şu habere göre dünyanın altında katrilyon tonlarca elmas var. Aslında birtakım paraya ve güce doymaz şaşkınlar bu elmasların ederi değere satılmasına izin verseler, gerçekten hoş bir süs eşyası olabilirler. Fakat dünyada bu kadar çok bulunan bu parlak kömürü öyle ucuza bırakmaya niyetleri yok gibi gözüküyor. Ayrıca vurucu bir veri olarak, Güney Afrika’da bulunan madenlerden bu yana geçen zamanda 4.5 milyar karattan fazla elmas çıkarıldı. Kaba bir hesapla bu dünya üzerindeki 7.5 milyar insanın her birine yarım karatlık bir elmas vermeye yetiyor. Hatta artıyor bile. Nadir sanılmalarının tek sebebi, talebin arzı geçiyor olması ve bunun hep bu şekilde kontrollü devam ettirilmesi. Yani istedikleri kadar arz edip, fiyatları istedikleri şekilde belirliyorlar.
  17. Artık, tüm gücünüzle, Allah’a yönelik sorumluluk bilinci taşıyın. Dinleyin ve boyun eğin. Ve kendi iyiliğiniz için karşılıksız yardımda bulunun. Bencil tutkularından kim kendisini korursa; kurtuluşa erişenler, işte onlardır. (64:16)
Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Pırlanta Neyin Göstergesi? için 1 cevap

  1. “İşin garip yanı, pırlantayı alıp kuyumcuyu terk ettiğinizde bile aldığınız fiyatın yarısından fazlası kadar değerini çoktan kaybetmiş oluyor. Piyasayı ele geçirmeye çalışan büyük şirketleri yok sayarsak, kuyumcuların pırlantaları geri almayı kabul etmiyor oluşunun bir nedeni de bu olsa gerek. Kulağa komik geliyor. Bu durumda sevginiz de yarıdan fazla azalmış mı oluyor acaba?”

    Sekülerliğin ve liberalizmin “kadın hakları” bahanesiyle kadını düşürdüğü acınası durumun belgesidir. Hiç bir ideoloji kadınları feminizmin aşağıladığı kadar aşağılamamıştır. Şeytan onlara işlerini süslü göstermiştir. Bunun yerine mücevherin değerini karına Kuran’ın şart koştuğu evlilik ödentisi olarak ödesen, ikinizin de mal varlığından eksilmese, hem kadına bir güvence olsa, olası bir boşanma durumunda seni donuna kadar soymaya çalışmasa, hem Karun para kazanmasa, hem ülke döviz yitirmese daha iyi olmaz mıydı? Bu kadar iyilik de fazla oluyor artık, değil mi? “Bunlar fazla temiz olmaya çalışıyorlar, bunları ülkemizden atalım. Mollalar İran’a!”

GerçeğinKitabı için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir