Allah Dediğimde Akan Sular Neden Durmuyor?

Oysa durması gerekir. Ne demek akan suların durması? Sudan beklenen akıp gitmesidir. Tıpkı sudan beklenenin bu oluşu gibi, günlük yaşamda da öyle veya böyle bir şekilde oluşmuş olan insandan beklenenler var. Bu beklenenleri yerine getirdiğimiz sürece içerisinde bulunduğumuz toplumda kabul görüyoruz. Bir topluluğun içerisinde olmanın getirdiklerine kavuşabiliyoruz. Beklenenlerin ne olduğunu sorgulamaya başladığımızda ise beklenenler üzerinde anlaşmış olanlar tarafından yapılan hesaplarda dışarıda bırakılıyoruz, yani toplumdan dışlanıyoruz. İnsan olarak, yaşamda kalma isteğinin bir dışavurumu olarak dışlanmak istemediğimiz bir gerçek ama ya Allah ile karşılaşacağımız için bu sorgulamaları yapmak zorundaysak ne yapacağız?

Muhammed peygamber aramızdan ayrılalı 1389, İsa ayrılalı aşağı yukarı 2000 yıl oldu. İbrahim ayrılalı ne kadar oldu, bilmiyoruz. Tanah, İsa’dan önce 2300-2000 yıl diyor. Yani İsa’dan sonrasıyla beraber 4000 yılı aşıyor. Balkondan baktığımda yaşayan, sağa sola koşuşturan yüzlerce insan görüyorum. Hepsi bir şeyleri kovalıyor. Hepsinin gözlerine kestirdikleri, elde etmek istedikleri şeyler var. Hemen hemen hepsi en fazla 100 yıl kadar bir süre boyunca yaşayabilecekler. Ben de onlardan biriyim ve bana verilen ömrü yaşarken neyi kovalamam gerektiği konusunda gönlümü yatıştıracak bir kavrayışa erişme heveslisiyim. Konunun ayrıntısını görmezden gelirsek bu kısa sürede Allah’ın bizden ne istediğini, yani neyi kovalamamız gerektiğini anlamamız konusunda bize yol gösterebilecek, en güvenilir kaynak olarak elimizde yalnızca Kuran var.

İçinde yaşadığımız düzeni düşünelim. Bu yazıyı yüzünü görmediğim, sesini duymadığım insanlara ulaştıracak sistemler kurduğumuz bir düzende yazıyorum. Ben doğduğumda CFR, Avrupa Birliği, IMF, Federal Reserve, bilgisayarlar, telefonlar ve arabalar vardı. Oysa bunların hiç olmadığı zamanlar olmuştu. Daha küçükler sözgelimi Youtube ve Instagram’ın olmadığı bir zamanı hiç bilmiyor bile. Yani onlar için Instagram diye bir şeyin olması, buraya fotoğraflarımızı koymak, elde ettiğimiz şeyleri bizi takip eden kişilere (?) duyurmak —suyun akması gibi— beklenen ve hatta belki de gerekli olan bir şey. Bu sistemleri kuran insanlar benim sırttaşlarım mı? Onlarla —varsa eğer— bir kavganın aynı tarafında mıyız? Çalıştığım işyeri, Allah’ın hoşnut olacağı şeyleri mi kovalıyor? Söylemek zor. Yaptığım iş sonucunda ilerleyen, gelişen şey bizim iyiliğimize mi? Ortada parçası olduğum bir biz var mı? Bizi geçtim, bu söylediklerim içerisinde ben, Allah’ın bir kulu muyum? Yani Allah’ın hoşnut olacağı şeylerde kullandığı biri olma çabasında mıyım? Beslenmem, giyimim, barınışım neredeyse tamamen başkalarına bağımlı. Böyle bir durumda Allah’a kul olmak mümkün mü?

Her şeyin bolluğu var, her şey inanılmaz hızlı ve fazlasıyla karışık. Bu bolluk, hız ve karışıklık bir şeylerin iyi mi kötü mü olduğunu kavramayı oldukça zorlaştırıyor. Bu da sanırım Allah’ın sınavda koyduğu denge olsa gerek. Elimizde modern dünyanın sunduğu kolaylıklar var ama bunlar bizi, bizden binlerce yıl önce yaşamış sınananlardan daha ayrıcalıklı bir yere koymuyor gibi gözüküyor. İnsanın böyle bir yaşam biçimi içerisinde ruh sağlığını korumasının çok güç olduğu da gözükenler arasında. İnsanların kimin nerede nasıl davranacağını önceden biraz olsun kestirebilmeleri, çocuklarını evden dışarı saldıklarında endişeden arınabilmeleri için insanların hayatında “canımın keyfisi böyle istedi” dışında bir şeyin, bir karar noktasının, bir omurganın olduğunu bilmeye ihtiyaçları var. Peki günümüzde bu omurga var mı?

Acaba tüm bu sorduklarımla ben, aşırıya kaçmış biri mi oluyorum? Eğer aşırıya kaçmış biri oluyor isem, bunu neye dayanarak söyleyebilirim? Sanırım bazı zamanlar bunu söylemek istiyorum. Bunu söylemek istiyor oluşum Allah’ın hoşnut olmayacağı bir şey midir? Allah’ın bana nasip ettiği büyük bir nimete karşı iyilikbilmezlik mi ediyorum? Akıntıya kapılmayayım diyerek çıktığım yolda nedense akıntıya kapılmışım gibi bir his var içimde. Böyleyken birinin bana aşırıya kaçtığımı söylemesi veya benim kendimin aşırıya kaçtığımı fark etmem oldukça işime gelirdi. Meraklısı değilim bu sorularla boğuşmanın. Sonuçta ben de insanım ve gözüm dünya nimetlerine takılıyor. Herkesin susuzluğunu giderdiği musluğun başında susuz kalan biri durumuna düşmemek, günün getirdiği ile zevklenmek, vita brevis, carpe diem demek benim de işime gelirdi. Fakat mesele işime gelip gelmemesi değil de Allah’ın hangi durumda benden hoşnut olacağı olduğu için iudicium difficile demenin daha doğru bir yol olduğuna ikna oluyorum.

İnsanlık, içerisinde yaşadığım bu düzeni kurduğunda, Kuran, Muhammed peygambere çoktan vahiy edilmişti. Bu gerçeği bilmek, anlamak bana en azından garip geliyor. Çünkü hayatımın bu kısmına kadar geldiğim sürede Kuran’ın ne olduğu ve ne değere sahip olduğu konusunda ulaştığım düşüncenin, karşılaştığım ve karşılaşmadığım Kuran’dan haberdar olan insanların zihninde de aynı olduğunu düşünerek yaşadım. Yani, “Ribadan arta kalanı bırakmazsanız, Allah’a ve elçisine savaş açmış olursunuz.” dendiğinde aldığım uyarıyı, bu cümleyi duyan herkesin alacağını ve hayatında ona göre değişiklikler yapacağını düşündüm, üstelik aksi olacağı konusunda birçok uyarı almış olmama rağmen. Yanıldığımı itiraf etmekten başka seçeneğim yok. Yanıldım yetmedi, üstüne bir de hayatımda değişiklik yapma konusunda ben de diğerlerinin arasına katıldım.

2021 yılında Muhammed’in, İsa’nın, Musa’nın, İbrahim’in ve diğer peygamberlerin karşımdaki kapıdan içeri girdiklerinde bana ne söyleyeceklerini bulmaya çalışıyorum. Allah ne yaparsam beni sever? Cevabını aradığım soru bu. Eğer bunun cevabı —yaygın olan şekliyle— namaz kılmak ise, bu cevaptan çok memnun olacağım. Çünkü namaz kılmak, ayetleri okuduğumda aklımda canlanan ve hayatımda yapmam gerektiğini düşündüğüm değişikliklerle kıyaslandığında açıkçası kolay kalıyor. Öyleyse bu sorunun cevabını ararken hayatıma giren zorluklar, Allah’ın beni sevmesi için ödeyeceğim bir bedel mi? Eğer öyle değilse göze almayı gözüme kestirdiğim kopuş, girişmeye hazırlandığım ticaret ne adına?

Tolstoy, kitaplarından birinde koca ile karı arasında geçen sevdiğim bir öykü anlatıyor. Bu öyküde çok fakir olan koca, yolda giderken yolun kenarında aç birini buluyor ve eve getiriyor. Kocasının eve aç birini getirdiğini gören karısı, kocasına “Biz kendimiz yiyecek yemeği bulamıyoruz, ne diye sokakta bulduğun adamı buraya getiriyorsun?” diye çıkışıyor. Bir süre tartışıyorlar. Kocası tartışmanın sonuna doğru karısına “Ölümlü dünya, ayıp değil mi? Allah’a inanmıyor musun?” diye bir soru soruyor. Karısı kısa bir süre donakaldıktan sonra mutfağa gidip aç adama bir şeyler getiriyor.

İşte bu öyküdeki kadın ve koca için Allah denildiğinde akan sular durmaktadır. Fakir olan kocadan beklenen şey, yolda bulduğu diğer fakiri evine götürmemesidir. Buna benzer şekilde karısının da verdiği ilk tepki normal olan tepki olarak karşılanabilir. Fakat Allah’ın var olması gerçeği, bu adamda, fakir adamı evine getirmesine; kadında ise hata yaptığını anlayıp mutfağa gidip yemek getirmesine sebep olacak değişikliği meydana getirmiştir.

Olması gereken de budur. Günümüzde bunun oluşuna giderek daha az tanık oluyor olmamız sanıyorum Allah’ın değişmez yasasının yürürlükte olmasıyla yakından ilişkili. Yani şu an bolluk ile şımarıyor, yasadan uzaklaşıyoruz. Anlatabiliyor muyum? Yaptığımız her yanlışta, sınanışımız daha da ağırlaşıyor. Modern yaşamlarımızdaki bolluk, hız ve karmaşa içerisinde oradan buraya savrulup duruşumuzu anlayamadığımız için gülerek karşılıyoruz. Bizim beklemediğimiz bir anda cezanın ansızın gelmesi, belki yaptığımız yanlışlardan döneriz (tövbe ederiz?) diye cezanın bir kısmının bize tattırılması bu değil ise nedir?

Ben bu değişiklik gerçekleşmeksizin, yani Allah dediğimizde insanlar için akan sular durmadığında esenlik içerisinde bir yaşam bulabileceğimizi düşünemiyorum. Oysa günümüzde tam aksini görüyorum. Büyük bir çoğunluk birbirlerini alt edilmesi gereken rakipler olarak görüyor. İnsanların çoğu, çevrelerindeki insanlara hava atarak yaşamayı marifet sanıyor. Durup biraz düşündüğünüzde, iyi olmak için hemen hemen hiçbir neden, kötü olmak için ise hiçbir engel kalmadığı gözüküyor. Yani kötülüğe yönlendiren, iyilikten alıkoyan bir düzende yaşıyoruz gibi büyük bir laf etmek istemiyorum ama insanların Allah’a karşı sorumluluk bilinci hissetmedikleri bir durumda nasıl davranacaklarını düşünmek /deneyimlemek insanı umutsuzluğa itiyor. Allah demek, insanların çoğunluğunun hayatında akan suları durdurmuyor. Allah dediğimde kendisi için akan suların duracağı, sırt sırta vereceğim, birlikte Nuh’un gemisine bineceğim yol arkadaşlarım neredeler?

Ayetlerin benden istediklerini yaşama geçirme aşamasında kat ettiğim ilerleme gönlümü yatıştırmaya yetmiyor. Oysa Muhammed peygamber, Ebu Bekir ile birlikte Mekke’den göç ettiğinde arkalarından takip edenler onları yok etmek istemişlerdi. Bu adamların bu duruma düşmelerine sebep olan şey —yaygın olan şekliyle— namaz kılmaları mıdır yoksa Allah dendiğinde onlar için akan suların durması mı? Bildiğim bir şey var ise, bu insanların yaptıkları işleri ve bu işlerde göze aldıkları şeyleri düşündükçe, kendimin bu şekilde ölürsem hesabı veremeyecek olmaya daha yakın olduğudur.

Bu yazı Kısa Yazılar kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Allah Dediğimde Akan Sular Neden Durmuyor? için 2 cevap

  1. Selim Çalışkan der ki:

    X dendi mi akan sular durur kalıbı toplumun bazı putlarını fark etmek için işlevsel olabilir. “Evlat dedin mi akan sular durur.” “Anne dendiğinde akan sular durur.” “Tayyip dedin mi akan sular durur.” “Portekiz’de futbol dedin mi akan sular durur.” “O benden bir şey istediğinde akan sular durur.”

  2. Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
    taşınacak suyu göster,kırılacak odunu
    kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
    bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
    tütmesi gereken ocak nerde?

    şair’e selam olsun…..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir